kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Cumartesi, Ekim 30, 2004

yee-haw!!

birazdan texas'a dogru yola cikiyoruz!! digidik digidik digidik digidik..................

Cuma, Ekim 29, 2004

bir haftalik ara

yarin kismetse yolculuk var. halûk bir konferansa katilacak, ben de pesine takilip, gittigi her yerde onu takip etmeye dair vermis oldugum sozu tutacagim. soz verirken siz de oradaydiniz, biliyorsunuz... olmek var, donmek yok... mecburen gidiyorum yani... ne aci, ne fedakarlik gezmek zorunda kalmak, aah ah...

bu durumda evimizden bir hafta boyunca uzak olacagiz ve kirmizi bacali ev sizler sayesinde payidar olacak... olmali... istiyorum...

bugun yine mavi kuslarin pesinde kostum. bu sefer bir de yavru mavi kus vardi. ama yavru kusa uc adimlik mesafede bulundugumu, gozum digerlerinin ustunde oldugu icin farkedememisim maalesef.. anladigimda artik cok gecti. zaten benim kamuflaj olarak kullandigim dallarin arasina saklanmisti, goruntulemek pek mumkun degildi. ama cok yakindan gormus oldum boylece... Allah'in yarattigi binlerce guzellikten benim gorduklerim arasinda siralamaya girmeyi haketti dememle yetinmek zorundasiniz, uzgunum...

ayrilmadan evvel cumhuriyet bayraminizi kutlar, buyuklerimin ellerinden kucuklerimin gozlerinden, bi de herkesin yanaklarindan operim. bu esnada ben de mumkun oldugu nispette -ecek, -acak halletmeye calisacagim, bakalim.. aylarin en guzellerinden olan kasim ayinda gorusmek uzeree...

Perşembe, Ekim 28, 2004

-ecek, -acak

dun aksam yazamadim bir turlu firsat bulup da. yoksa yorumculardan asirdiklarimla kandirikcilik yapmaya calismiyorum. haşa! alemdaroglu'nu hepimiz ibret ve hayretle takip ettik, hisse cikardik. intihal bize yakismaz, ustelik delikanliyi bozar... zaten farkettiyseniz benim, arkadas isim yazmadan kullan dediydi, hem biz kuzen oluyoruz canim, ne var?? gibi bir yaklasimim da yoktu. pasa pasa gosterdik kaynagimizi cok sukur...

diyecegim o ki; dun aksam yazamadim, cunku misafirimiz vardi. hem de yatakli misafir. turkiye'den uconn'da bazi seyler arastirmak uzere cicegi burnunda bir ogrenci geldi, yeni mezun.. adi da furkan; halûk'un biricik yegeniyle adas... aksam hava alanina onu karsilamaya gittiginde yegen hasreti bisey yapmis mi diye halûk'un gozlerindeki nem oranina baktim, normal duzeydeydi. kupkuruydu der ya hani bazilari... gozleri kupkuruydu derler mesela, hic duygulanmamisti anlaminda. sirasi gelmisken soyleyeyim; cok yersiz ve yetersiz bir saptama. zira hepimiz yasli gozlerle bakiyoruz dunyaya biraz... gozdeki nem orani belli bir duzeyde olmayinca insana suni gozyasi veriyorlar. biliyorum ben... neyse, geyik efendi iyice kontrolden cikmadan sadede geri doneyim; simdi yerine yurduna yerlesmeye hazir hale gelene kadar alikoyabilecegimiz bir misafirimiz var, yasasin! iftar soframizda pideden sonra en cok bulunmasini istedigimiz nimet, cok sukur yine gokte ararken yerde bitti... hmm, aslinda yine de gokten geldi sayilir, ucak filan... neyse neyse...

bugun bir sey farkettim; ben harala gurele icinde tatil yazilarini yarida birakmisim... tatil yazarken bazi arkadaslar, ki onlar kendilerini bilir... hah! bu lafi da ortaokuldan beri kullanmamistim buyuk bir ihtimalle.. su blog yazmanin insana olan faydalari saymakla bitmez... uzun suredir bir araya gelemedigimiz guzide kelime ve klişelerle bulusmak isten bile degil baksaniza... ne diyordum? evet, bazi kendini bilen arkadaslar (bu burada biraz anlam degisikligine ugradi ama olsun caktirmayalim, sanki sanat yapmisim gibi davranalim) birbirine girince, onlari ayirayim derken tatilin yarisi gume gitti. gumleyen kısmı da bu arada yazmak lazim, cunku onumuzdeki haftasonu kismetse yeni yuzler, yeni diyarlar gorme ihtimali var... bugunun isini yarina birakmasaydik, korle yatip sasiyla kalkmasaydik isler boyle karismayacakti... bakalim n'orecegiz...

  • kanada yazilari tamamlanacak
  • blog nereden cikti da benim aklima girdi, anlatilacak
  • arzu karaman'in "h" hegemonyasi ile ilgili endisesine parmak basilacak
  • gdo'ya dair iki cift kelam daha edilecek
  • evin, onunde insan dikilmeyen bir fotografi bulunup, basta dilek olmak uzere tum meraklilarin meraki giderilecek
  • kendisine tikanmis yazar (writer's block) hastaligina tutulmus susu veren okurlara, samer adli veledin 7 (yaziyla yedi) yasinda oldugu hatirlatilacak
  • bunlar tam olarak ne zaman gerceklesir bilinmeyecek
  • yine de gelecege pozitif bakilacak
  • daha cok sey yapilacak, e dogal olarak hepsi buraya yazilmayacak

Çarşamba, Ekim 27, 2004

yorum bolumunde harcanmasin...

bugun hakan abi'nin genetik yapisina halel gelmis bitkiler konusuna dair yaptigi yorumda alinti yaptigi bir yazi vardi. ben yazanin affina siginarak 80'lerin baslarini da eklemek istiyorum yillar bolumune... herkes okusun, yorumlari okumayanlar eksik kalmasin, guzel yazilar harcanmasin diyorumm! dostluk icin, kardeslik icin, daha guzel bir turkiye icinn.... buyrun...

50, 60 veya 70'li yıllarda büyüdün, peki nasıl hayatta kaldın??

1. arabaların emniyet kemeri, kafa dayanakları ve hava yastıkları yoktu,
2. arka koltuk eğlenceli ve tehlikesiz idi,
3. oyuncaklar rengarenk idi ve kurşun içeren zehirli boyalarla boyanmıştı,
4. prizlerin, otomobil kapılarının, ilaç şişelerinin ve temizlik maddesi şişelerinin çocuk kilidi yoktu,
5. kask olmadan bisiklete binilirdi,
6. steril şişe suyu yerine hortumdan veya nehirden su içilebiliyordu,
7. dışarıya istediğimiz yere oyun oynamaya giderdik, tek şart karanlık olmadan eve gelmekti,
8. cep telefonu yoktu ve kimse nerede olduğumuzu bilemezdi,
9. okul öğleye kadardı ve öğle yemeğini evde yerdik,
10. düşer yaralanırdık, dişlerimiz yamulur kemiklerimiz kırılırdı, ama kimse kimseyi dava etmezdi, oyun oynarken olur böyle şeyler denirdi,
11. evden şekerleme ve kurabiye araklar, kilo sorunumuz hiç olmazdı, çünkü hep dışarıda oynar ve çok aktif olurduk,
12. dört kişi aynı şişeden limonata içerdik ve kimse hepatit-b olmaz veya mikroptan ölmezdi,
13. playstation, nintendo 64, video oyunları, kablolu tv, chatroom, internet, cep telefonu yoktu, onların yerine dostlarımız vardı,
14. kilometrelerce uzaktaki arkadaşlarımızı yaya veya bisikletle ziyaret edebilir, evlerine kapıyı bile çalmadan girebilirdik ve kimsenin annesi kızmazdı,
15. bazı öğreniciler belki diğerleri gibi başarılı değil idi, sınıfta kaldıklarında kimse psikoloğa veya pedagoga gönderilmezdi, hiperaktif çocuk yoktu,
16. özgürlük, başarı, sıkıntı, görevlerimiz vardı....ve bunlarla yaşamayı biliyorduk.
17. esas soru şu : bütün bunları nasıl atlattık?!?

Salı, Ekim 26, 2004

kurkcu dukkani

bizim duldul dolasti dolasti ve nihayet kurkcu dukkanina geri dondu...

malumunuz ilk goz agrimiz, halûk'tan 5, benden 3,5 tam sekiz bucuk yillik mekanimiz (nasil matematikse) nev york'tan sene basinda yasli gozlerle ayrilmistik. eyalet degisikligi hasebiyle kirmizi simsegimizi ct tebaasi olmak uzere kayit ettirmek gerekiyordu. kayit olunca eline bizdeki ruhsata karsilik gelen bir belge veriyorlar, fakat bunu periyodik olarak yenilemek gerekiyor... bu sekilde arac sahibinin adres, telefon, ehliyet durumu gibi bilgilerini guncellemis oluyorlar. sevgili hg hafta ici musait olamadigindan, yerine ben gittim. e mecburen ruhsat da benim adima duzenlenmis oldu. boylece bizim duldul hakan abi ve halûk'ta bir sure misafir olduktan sonra 2000 yilinda ayrilmis oldugu ana kucagina geri dondu... hem de gicir plakayla: 743 tkv

ruhsati ve plakalari kaptiktan sonra hemen eve donmek istemedim. hava cok guzeldi ve bacasi ne kadar kirmizi olursa olsun, evde fazla vakit gecirmek o kadar da iyi olmuyordu. basladim dolasmaya.. ve hemen akabinde hayiflanmaya... insanin fotograf makinesi evde olunca tuhaf bir sekilde etraftaki her sey durup artistik pozlar veriyor, size de yapiyorlar mi?

poz meraklilarina dil cikarip eve geldim ben de, ne yapayim. aldigim oteberiyi mutfaga koymak icin eve girmistim ki, pencerenin hemen onunde bir bluebird gormeyeyim mi! makineye sarildim hemen tabii, size de gosterecektim... ama mubarekte nasil bir isitme mekanizmasi varsa, yururken olusturdugum hava akiminin sesini mi duydu ne yapti, gozumun icine baka baka ucup gitti. bekledim ben yine gelir diye... ve nitekim kus bu, geldi... ustelik arkadasini da getirmis. birbirlerinin altindan ustunden uca kona gezdiler, dolastilar, gokyuzunde suzulduler... maalesef fotograf cekebilecek kadar yaklasmama hic izin vermediler... ooyle kovalambac oynadik aksamin bi vakti. bu kuslarin bluebird oldugunu dusunmemin sebebi, baharda fide almaya gittigimiz bahcede tanistigimiz bir hatun kisinin anlattiklariydi. bluebird adi ustunde masmavi bir kus cinsi. nesli tukenmek uzere oldugu icin nadiren goruluyorlarmis. ahalinin elcegizleriyle yapmis oldugu yuvalar sayesinde hayatlarini surduruyorlarmis, seferberlik varmis, falan filan... ben de gorunce cok heyecanlandim dogal olarak. eh, baktim elde avucta gosterecek bir sey yok, nette arastirma yapayim bari dedim... bittabi ortalik daha da karisti. soyle ki; buldugum resimlerle okuduklarimdan anladigim kadari, bahcede peslerinden deli gibi kostugum kuslarin bluebird mu yoksa blue jay mi olduklarini anlamaya yetmedi. ne fark eder diyeceksiniz, haklisiniz... da... blue jay neslinin tehlikede olduguna dair bir bilgimiz yok. adaam sen de, ikisi de mavi ve kus beyinli iste...

simdilik onlari kisaca "ne idigi belirsiz mavi kuslar" diye cagiracagim. poz vermeye yanasirlarsa bakariz yine...

Pazartesi, Ekim 25, 2004

bu kadar...

bugun icimden yazmak gelmiyor... gece gec vakit oldu ve uykum geldi zira... bir de ilham perileri belli ki baska diyarlarda baska kimselerin beyin hucrelerine mudahale ediyorlar. tabii ki sizi oksuz birakmiyorum ve dis mihrakli okuma parcasi sunuyorum nazarlariniza:

gdo'ya hayir!

gdo bir kisaltma anlasilacagi gibi ve esasinda dunyada gmo (genetically modified organism) olarak bilinmekte olup, turkce mealinde genetigi degistirilmis organizmalar kelimelerini isaret ediyor. bu konu, kendine gundemde ve piyasada bulabilmis oldugu miniminnacik yerden cok daha fazlasini hak eden bir konu bence. dolayisiyla heyecanlanip siyaset yaptiklari kisimlari goz ardi edebilirseniz, isin teknik tarafini acikladiklari tam metinlerine soyle bir bakmanizi da tavsiye ederim. boyle seyleri bilmek, bir seyler yapmak lazim. en azindan kendinin, onun, bunun, sunun yedigine ictigine dikkat etmek lazim... ve yahut da sonra insanin veya sevdiklerinin vucuduna enteresan seyler olunca sikayet etmemek lazim hic degilse mesela... bu kadar...

Pazar, Ekim 24, 2004

uydu:0 yapraklar:1



misafirimiz dondu koyune bu aksam... yine gel mutlaka, dedik ama, veda ederken sanki kacar gibi bir hali de vardi... gelir mi bilmem?!?

haftasonu hep birlikte uydu anteni ayari yapmaya calistik aktivite olarak. maalesef basarili olamadik. halbuki bugun mac seyrederiz diye pek umitlenmistik. benim aktiviteye cok da katkim olmadi aslinda. elli kisilik bir hadise degildi zira... buyukce bir tabagi saga sola ceviriyorsun ve ekrandaki oynak sayiyi kontrol ediyorsun. bizim durumumuzda hedef, oynak sayiyi 60'a getirmekti. fakat kendisini oynatmak mumkun olmadigi icin 60 da ancak hayallerde yasadi... sonuc olarak maclari seyretmek yerine, radyodan dinledik.

uydu anteni ve dekoder marifetiyle uc bes adet turk kanali ile birlikte super lig maclarini evlere ulastiran bir sirket var piyasada. bize bu anten ve dekoder celaller'den miras kaldi. hani su kanada'ya tasinan arkadaslarimiz. biz de hazir tertibat var, baglayalim bakalim dedik, hic degilse maclari takip etmis oluruz. amma ve lakin olmadi... olamadi... olayin agaclarin yapraklarindan kaynaklandigini iddia edenler var. mecburen yaprak dokumunu bekleyecegiz...

Cuma, Ekim 22, 2004

emre kucukince

bugun bir tesaduf eseri annemler gibi iftarda biz de yalniz degildik. cok sukur ilk misafirimizi agirladik. bu ramazan'i yalniz gecirip, bitirecegiz diye uzuluyorduk. ramazan ayi paylastikca daha guzel ve daha bereketli oluyor hic suphesiz. emre sagolsun, bizim de bereketlenmemize vesile oldu. bir de gelirken cantasina turk filmi vcd'leri atip getirmemis mi! keyfimize diyecek yoktu bu aksam... isin enteresan tarafi, bizim evdeki iftarin icerigi de hakan abi'nin, sagolsun, ozene bezene, hicbir ayrintiyi atlamadan saydigi yemeklerin bir kismindan olusuyordu.. bir kismi diyorum, cunku bizdeki cesitler ne o kadar boldu, ne de o kadar bol cesidi tuketebilecek tazi hizi deve gucumuz vardi...

yemekten sonra ben nette zekiye ve arzu karaman'i yakalayip hallesirken, tavla masasi da tarihindeki en siddetli cekismelerden birine sahne oluyordu. neyse ki gece, centilmence temenniler ve sirt sivazlamalariyla sonlandi...

malum, yarin kocumuzun maci var... simdi uyku vakti...

Perşembe, Ekim 21, 2004

kitap fuarlari

ramazan baslangicinda zekiye ile mesajlastik, ertesi gun dolmabahce kitap fuari'na gidecegini soylemisti. birden icim cizz etti, gecen seneki gibi... universitenin ilk yilindan beri istanbul'da duzenlenen kitap fuarlarinin hayatimizdaki yeri ayri oldu hep. kitap alma heveslerimizi biriktirip biriktirip, yilda bir kere olacak kitap fuarina saklardik nedense... istedigimiz kitaplarin birkac tanesini (hepsini diyemeyecegim maalesef) ayni anda almak daha tatli geliyordu herhalde. sonra biz buyuduk, fuarlar da cogalmaya basladi, ya da bizim haberdar olduklarimiz cogaldi diyelim... onlara da kosturarak gittik her yil.. zekiye'nin iki kolu torbalarla dolu, benimki ona keza, istiklal caddesi'nde iki adimda bir kanter icinde durup, eve nasil gideriz, hatta karsiya nasil geceriz taktikleri gelistirmeye calistigimiz gunleri unutmam mumkun degil. kitaplar simdi teknoloji sayesinde tuy siklet disklere sigiyor, koca bir kitaplik dolusu kelimeyi tasimak hic dert degil artik... yine de kitabi elime almayi, yenisinin ayri, eskisinin ayri olan kokusunu icime cekmeyi, kelimelere dokunmayi teknolojinin sunmus oldugu bariz rahatliga tercih edecegimi biliyorum. orta yasli sinifina girdigimi baska nereden anlayacagim ki?

bugunku gazetede lisedeki hocalarimizdan birinin kosesini okuyunca, fuar ozlemim yine depresti. sadece turkiye'ye has olmayan bir problemi, hatta turkiye'ye pazarlamacilar marifetiyle ithal/ihrac edilmis olan "bestseller" problemini anlatmis bugun yazisinda... bizde hic degilse bu isi kor kor parmagim gozune yapmiyorlar da, listeleri en cok okunanlar adi altinda masumlastirmaya calisiyorlar. bircogu en cok satanlar'in bu camiada ayip kacacaginin farkinda. bircogu...

aslinda ben boyle ciddi seyler soylemeyecektim. simdi istanbul'da olmak vardi, diyecektim. bitmis bu ara besiktas'taki ama, elimiz kolumuz kitap dolu, denize nazir caylarimizi yudumlarken, sen ne aldin, ben bunu alirken gormedim, muhabbbetine dalmak, bir sonraki fuar icin planlar yapmak, eve gidip kitaplarimla daha bir hasir nesir olma arzusuyla sabirsizlanmak vardi, diyecektim... ben bu zekiyeler'i, arzular'i, sebahatler'i ve butun oburlerini cok fena kiskaniyorum, diyecektim... tamam, kiskanmiyorum, gipta ediyorum... oyle deyince kotu geliyormus kulaga...

Salı, Ekim 19, 2004

mini tadilat

dun ve bugun siteye bazi eklemeler yaptim... ilki deniz feneri'ne link vermek oldu. malum ramazan, formatimizi belirli gun ve haftalara uyarlamaliyiz. ilkokula ayak bastigimiz gunden beri bunu basimiza vuraa vura ogrettiler. artik istesem de unutamam. ustelik lisede hep musamere ve temsil kolundaydim ben. o zamanlar tum okulu temsilen gun ve haftalar iyice belirlensin diye uzerimize dusen, dusmeyen ne gerekiyorsa yapmistik cok sukur. bunun icin tum buyuklerime sukrani bir borc bilir, deniz feneri'ne link veririm.

yalniz, adamlarin bu kadar guzel hizmeti bir araya getirip sunmasina ragmen, link verme isini neden bu derece zorlastirdiklarini pek anlayamadim. illa yanar donerli reklamlarindan birini sececeksin. yok, ben oynak seyleri sevmiyorum, sakin bisey olsun, mesela oyle sabit duran ambleminizi kullanayim? olmazz... tamam amblemi ben kendim kaydedeyim? yassakkk... anlamadim vesselam.. ama azimliyim goruldugu gibi. kolay degil, bulundugumuz gunler hem belirli, hem de kutsal...

yine de helal olsun... sadece iki milyon lira karsiliginda bir ogun yemegi ihtiyac sahibine ulastiriyorlarmis. bu zamanda iki milyona sicak yemek.. nasil olur diye dusunuyor insan. herhalde yemekleri hazirlattiklari sirketlerin marifeti olsa gerek bu. zararina mi, maliyetine mi yapiyorlar acaba? zararina ise bagislarini Allah kabul etsin. maliyetine ise yine Allah kabul etsin ama bu adamlar lokantada, is yerlerinde, keytirirken filan milletin ustunden ne bicim para kazaniyorlar demek ki...

ikinci ekleme; yapilan yorumlara sol tarafta verdigim linkler oldu. sitede yorum yapildikca ben e-posta yoluyla haber aliyorum, lakin misafirler bihaber kaliyor diye uzuluyordum. bugun oyle cok uzuldum ki, dayanamadim, boyle bir is yaptim. daha iyi hale getirmeye calisacagim insallah, ama simdilik cahilligime verip idare edin artik, n'apalim...

bu aksam pay it forward (iyilik bul, iyilik yap) filmini seyrettik. ben sana yardim edeyim, sen de uc kisiye yardim et, onlar da ucer kisiye yardim etsin, bu boyle surup gitsin, nihayet herkes kardes olsun, yardim edecek kimse kalmasin, gicik olalim hikayesi... kisaca soyle soyleyeyim. filmle ilgili bir yorum okudum bugun, diyor ki bilge kisi: su yaziyi yazmakla uc kisiyi bu filmi gormekten alikoyabildiysem, onlar da ucer kisiyi alikoysa, ne mutlu bana... ayni noktadan hareketle ben de diyorum ki: aman ha! salya sumuk film yapmak icin acayip bir fikir yakaladim diye git herkesin gozune parmagini sokmaya calis... seyretmediyseniz ve hala niyetiniz varsa, kasindiniz: sonunda cocuk bicaklanip, ölüyor! iyi seyirler...

Pazartesi, Ekim 18, 2004

koccum benim!


koc/yan hakem is basinda

bu arada cumartesi gununu es gecmis gibi olduk... halbuki duygusal bir gunumuzdu... zira, cumartesi ogleden sonra, mahalle lisesinde halûk'un calistirdigi kizlar futbol takimi son macini oynadi. mahalle lafi yaniltmasin, evden yarim saat uzaklikta bir liseydi bu. yine de her haftasonu, o kadar yol tepip takimina kocluk yapti halûk'cugum. hatta bu hafta kaytaran hakemin sayesinde, hem kocluk hem yan hakemlik yapmak durumunda kaldi. takdir edersiniz ki bu hakemlik gorevi, bir tur istemem yan cebime koy kulfetiydi. gozlerinin nasil isildadigini gormeliydiniz. iki saat sonunda en iyi oyuncu ve saire secimleri yapildiktan sonra, vedalasip ayrildik.

boylece kendisinin ozgecmisine bir hane daha eklenmis oldu: koç halûk...

bir elmanin iki yarisi


esim, esi ve diger elmalar

ne kadar da benziyoruz birbirimize, degil mi ama... pazar gunu elma toplamaya gittik. oturdugumuz yolun uzerinde, bu civarda bolca bulunan ciftliklerden biri var. aslinda bizde boyle yerlere bahce deniyor. bunlar da her gordukleri yesillikli toprak parcasina ciftlik deyip, hava atiyor. mutevazi milletiz canim, neme lazim... bu bahcelere gunduz istedigin saatte gidip, mevsimine gore o bahcede ne mevcutsa onlardan toplayip, cikarken tarttiriyorsun. para da veriyorsun tabi. kim daha cok toplayacak yarismasi degil bu.. isin guzel tarafi, toplarken yiyebildiklerin midene kar kaliyor. turk isi zannetmeyin, bahce sahibi soyluyor, istedigin kadar ye, diye... yani bu isin raconu oyle. su mubarek aylarda elin meyvesini yiyip kacacak degiliz tabii... noel zamani filan olsa neyse...

bu donem toplama bitkileri arasinda en populer olanlar elma ve bal kabagi. malum cadilar bayraminin eli supurgesinde. herkes kapilarini, bahce girislerini koskoca bal kabaklari, cadilar, hayaletler ve korkuluklarla susledi, bekliyor... biz de seker alip, kostumlu cocuk avlamayi dusunuyoruz belki...

esasen biz elma toplamayi ne zamandir istiyorduk, bir turlu kismet olmamisti. nihayet dun zamani denklestirebildik.. dolayisiyla toplarken patlayana kadar ye, kampanyasinin bize bir yarari olmadi. olsun, on kilo elma toplayip eve getirdik... Allah gozunuzu doyursun diyen vatandaslar icin soyluyorum, geri kalanlar diger paragrafa atlayabilir: kendin toplamak istiyorsan, bu minimum on kilo olmasi gerekiyordu. yok ben bu kadar elmayi n'aparim, diye mizikcilik edeceksen, buyrun dukkanimiza isareti yapiyorlardi.

bu toplama isinin zevki, bir yandan da yiyerek cikiyor, orasi su goturmez. ama biz yemeden de acayip zevk aldik elmayi dalindan koparmaktan. bu kadar cesitli elmayi hayatimda hic gormemistim. renk renk, her biri baska koku yayan onlarca cesit elma... cortland, golden delicious, empire, fortune, fuji, gala, idared, macoun ve bizim meshur mcintosh aklimizda kalanlar... eve geldigimizde hepsi birbirine karismisti tabii, hangisi hangisiydi hatirlayamadik pek.

bir de gun boyu piril piril gunes vardi. biraz serindi aslinda ama, yilin son gunesli gunu, son gunesli gunu diye her gunes cikisinda panik havasinda tadini cikarmaya calisiyoruz ya.. o gun de oyle oldu... evet farkindayim, bu ne yaman celiski vaziyeti var ortada. bu celiskiyi hemen; anlatilmaz, yasanir ozlu sozleriyle savusturuyorum.

Pazar, Ekim 17, 2004

kahraman yorumcular

iki gundur savas meydanlariyla hasir nesir olduk ya, yine havaya girdim. ama yorumcularin da masallahi var hani. kahraman payesini bile az buluyorum ve sovalye ilan ediyorum onlari... cumartesi sabahi hakan abi'yi haftasonunun yorumcusu olarak deklare etmeye hazirlaniyordum ki, arzu karaman kukreyerek kendisine katildi. caresiz, uzatmaya kaldi hadise...

biraz once yuzuklerin efendisi'nin sonuncusunu seyrettik. haftasonumuz yuzuk maratonu gibi oldu. ucuncunun son dakikalarinda artik bitse de kurtulsak modundaydik. dayanilmayacak bir film oldugundan degil aslinda ama, birincisi fena halde uzatmislar, ikincisi de ben frodo'ya fena halde, hatta cok fena halde gicik oldum. aksi gibi adama basrol vermisler, zirt pirt ortaya cikiyordu, torpilli hobbit n'olucak. onun yuzunden iki kelimeyi bi araya getirip de yazamadim dun ve bugun. zira filmi benim cinsimden ozet ozurlu bi adam cekmis. uc kere uc saat bilmem kac dakka cabaladi. baglayamadi olayi bi turlu yahu!

filmden bu kadar bahsetmisken, dikkatimi cezbeden bir chick moment'i (hatunsal sahne) belirtmeden gecemeyecegim. siddetli bir savas esnasinda kotu adam sauron'un azrail kilikli, yuzu kara bir delikten ibaret baskumandani nazgûl (ki biz bunlara kendi aramizda nazli gul diyoruz), rohan krali theoden'i (iyi adam) yere yikmistir. kumandanin at niyetine binmis oldugu ucan yaratik tam krali mideye indirecekken, ayni zamanda kralin yegeni de olan kahraman savasci yetisip, yaratigin kellesini govdesinden ayiriverir. kumandan buna cok cok kizar, savasciyi bogazindan yakaladigi gibi "sen beni hicbir adamin olduremeyecegini bilmiyor musuuunnn!" diye bogurur. savasci son nefesini vermek uzereyken, kendisinin sadik dostu mini mini hobbit merry, olay mahallinde mantar gibi biter, kumandanin bacagina kilicini saplar. kumandan hoykurerek dizlerinin ustune duser. savasci elinden kurtulur kurtulmaz basini geriye atar, maskesini yuzunden cikarir, saclarini savurur ve "ben adam degilimmm!" diye haykirarak kilicini yuzsuz kumandanin kara yuzune gomer. zira kendisi bir hatun kisidir... o "i am no maann!!" dedikten sonra ve nazli gul ruhunu teslim ederken benim salon ortasinda kilic sallamaya baslamis olmam, sanirim chick moment noktasinda kanit olmaya yeterli gorulebilir. her ne kadar sahsen klasik hatun tarifiyle bire bir ortustugum soylenemezse de, bu da zaten klasik hatuni sahne degildir. hos, artik gunluk yemek, bulasik ve sair rutinine bulasmis olusumuzdan delikanliliga ufaktan halel gelmistir. ama bu muhim degildir. muhim olan insanlarin kardesligidir...

haftasonu bilgisayar basina oturmak icin pek vakit olmuyor, en cok malzeme o gunlerde ciktigi halde... cumartesi-pazar evi tatil mi etsem acaba? ev tatil olmaz ki ama, di mi?

Cuma, Ekim 15, 2004

fall in autumn



hava bayagi soguk yine bugun. yoo, soguk dememek lazim, serin diyelim. yoksa kisin kullanacak kelime bulamam. "soguk" bile yeterli gelmiyor kis iyice bastirdiginda ama, hic degilse onu simdiden harcamayalim. galiba son gunesli gunleri gectigimiz haftasonu gorduk ve bitti... buranin tuhaf tarafi, bahari olmamasi dogru durust. ne ilki ne sonu var. yazdan kisa, kistan yaza neye ugradigini anlayamadan geciveriyorsun. halbuki seyretmesi en guzel mevsimler onlar. ve en renkli... ortalik hep orman oldugundan sonbahardaki renk cumbusu tadina doyulmaz oluyor burada. fakat oyle cabuk gelip geciyor ki... tadi damaginda kaliyor insanin.

carsamba gunu az biraz gunes acmisti. isitmaya yetecek kadar degil ya.. olsun, hic degilse karanligi kovaliyordu. sabahtan bir daha boyle firsat cikmayabilecegini konusmustuk, ben de aldim fotograf makinesini, dustum ormanlik yollara... bir dolu fotograf cektim. keske makine de benim gordugum gibi gorebiliyor olsaydi... ben de fotograf sanatcisi degilim tabii... zamani becerebildigim kadariyla dondurdum (94 kez), yine de aksam oldu, eve dondum.

eylul ayinin baslariydi. alisveris kanalinda kadincagizin bir tanesi hazirlamis oldugu sonbahar koleksiyonunu tanitmaya calisiyordu. studyo dekorasyonunu yapraklar, dallar ve cesitli kumaslarla tam bu mevsime layik yapmislardi, gecerken dikkatimi cekti. kadin konusmanin arasinda hazan mevsiminin yavas yavas etrafimizi sardigini kastederek we "fall in autumn" dedi. acayip hosuma gitti. neden bunu daha once ben dusunmedim diye hayiflandim...


fallin' autumn

dilek'cim sagolsun, guzel fikirlerini dile getirmis, sonra da sormus; niye sizin resminiz yok diye. benim ve esimin yani... benim buraya kendi resimlerimizi koyma gibi bir niyetim yoktu ama, madem arkadasimiz rica etmis... basimiz ustune...

***
Göz aydın hepimize
Mübârek günler bize
On bir ayın sultanı
Hoş geldin evimize

Perşembe, Ekim 14, 2004

ramazan geldi hos geldi



bugun sahura kalkiyoruz, yasasin! galiba en cok bugun ve bir de bayramda turkiye'de olmayi ozluyorum. anne sahuru, anne iftari gozunde tutuyor insanin. evin sicakligi, uyku mahmurlugunu sen daha uyanmadan kurulmus sofradan gelen kokularin alip goturusu, surekli her seyden sikayet eden huysuz insanlara ragmen, cok sukur, devam eden ramazan davulculari ve cocuklugumuzun hic eskimeyen ramazan hatirasi... peslerinden sokak sokak dolastigimiz macuncular, manili davulcular... bursa disindakilerin pek haberdar olmadigi tabanca, testi sekilli iftarliklar... ahh, ramazan pidesi...

herkese sonsuz feyzalacagi, huzurla dolacagi, ruhundaki bayrami gonlunde hissedecegi, yuzunun, gozunun hep gulecegi bir ramazan ayi temenni ediyorum. dualarinizda bizleri de unutmayin, e mi?

hmm, bi de pide yiyin bizim icin.. her gun birer lokma ayirsaniz yeter...

***
"Ramazan'ın ilk gecesinde cennet kapıları açılır. Her gece sabaha kadar bir münadi seslenir:
Günahlarının affedilmesi için istiğfar eden yok mu? Tövbe eden yok mu? Allah tövbesini kabul buyursun. Dua eden yok mu? Duasına cevap verilsin. Kendisi için bir şey isteyen yok mu? İstediği hemen karşılansın." -Hadis-i Serif

tatil -kisim 2



cumartesi sabahi caddelerde biraz dolastiktan sonra, olimpik koy ve biodome'un hemen karsisindaki botanik bahcesine geldik. bu parkin hayli buyuk oldugunu ogrenmistik, bir de toronto'ya olan uzun yolculugumuzu gece yarisindan once bitirmek istedigimiz icin bir an evvel bitki dunyasiyla hemhal olmak gerekiyordu. parkta ekim sonu kutlanan halloween (cadilar bayrami) temasi hakimdi. her tarafa balkabaklari, korkuluklar, hayaletler ve kargalar serpistirmislerdi. gezmeye baslamadan once elimize verdikleri plani inceledik. ilk dikkatimizi ceken (algida secicilik mi deniyordu buna?) girisin hemen solunda yer alan turk bahcesi oldu. le jardin de la turquie... aslinda aciklamalarin bir kisminda buradan baris bahcesi diye de soz ediyorlar. yani le jardin de la paix... bunun sebebi suymus. ermeniler montreal'de sozde soykirimi simgeleyen bir anit yaptirmislar. sehirdeki turk toplumu bundan hakli olarak rahatsiz olmus. ama tepki olarak mukemmel bir yol dusunmusler, ki bu kimin aklina geldiyse kendisine helal olsun diyorum. demisler ki; senede yaklasik bir milyon kisinin ziyaret ettigi botanik bahcesi ile ortak bir calisma yapalim, anita veya kavga gurultuye harcayacagimiz parayi oraya bagislayalim ve bir bahce hazirlayalim, adina da baris bahcesi diyelim. bu kadar basit! insanca davranmak, heyecan ve hezeyana kapilmamak bu kadar basit iste... iznik vakfi ile de temas kurmuslar, bahceyi guzel cinilerle susleyip bir lale bahcesi hazirlamislar. biz gittigimizde mevsimi gectigi icin lalelerden eser yoktu dogal olarak. ama kanada'nin, hatta dunyanin en buyuk bahcelerinden birinin icinde turk bahcesiyle karsilasmak oyle hosumuza gitti ki anlatamam. isin diger guzel bir tarafi, hemen yaninda parkin lokantasinin bulunmasiydi bence. bu sekilde daha fazla ziyaretcinin ilgisini cekecegi muhakkak...


turk bahcesi

buranin lalelerle dolu halinin fotografi ve detayli bilgi parkin web sayfasinda mevcut.

geri kalan zamanimizi sonbaharda olmamiza ve gunesin yuzunu pek gostermemesine ragmen tabiattaki renklerin, kokularin ve seslerin ahengine hayran olarak gecirdik. son olarak park icindeki bocek muzesinde arilarin, karincalarin muthis dehasi ve organizasyonuna sahit olduk. karinca kantarinda tartildik. halûk uc bucuk, ben uc milyon karinca cekiyormusuz. haliyle muzeden guliver edasiyla ayrildik...

toronto tarafina dogru yollandigimizda aksam uzeri olmustu bile. cicek bocek derken zaman yine su olup akmisti...


rengahenk

Çarşamba, Ekim 13, 2004

arzu-karamanus day

arzu (arzu karaman diye okunur) benim dile kolay tam on dokuz senelik arkadasim, dostum, can yoldasim. insan hayatinin, hele bizimkinin zaten topu topu kac seneden murekkep oldugu goz onune alinirsa, on dokuz rakaminin ciddiyeti daha net ortaya cikiyor. (bazilari burda kendini ufal da cebime gir demekten alikoyamayabilir, haklaridir, karisilmaz.) ustelik biz bu senelerin alti tanesini birkac bin metrekarelik zevksizce dosenmis bir bina icinde gece gunduz demeden; kar, yagmur, camur, gunes demeden; aci, tatli, eksi, tuzlu demeden; eeee, bu normal midir acep? demeden hep bir arada yalayip yuttuk. guzeldi, hayatimizin en guzel donemlerindendi. en saglam adamlarla orda tanistik, en saglam dostluklari orda kurduk. ordan ayrildiktan sonra artik saglam adam ve dostluklari mumla arayip, zorla bulduk. o bina bizim define adamizdi. kazara icine dusmus, disari karun gibi cikmistik...

iyi ki dogdun arzu'm karaman'im... Allah gonlunu acik etsin...

tatil -kisim 1

cuma sabahi errrkenden yola ciktik. r sayisini sabahin erkenlik derecesi birimi olarak dusunebilirsiniz. dort gunluk planimiz soyleydi: ilk gun dogruca montreal'e gidip, oranin hareketli aksaminin tadini cikarmak. ertesi gun sehirde turistik bir geziden sonra toronto'ya dogru yola cikmak. mississauga'da derya, celal ve almula'yi ziyaret, hasret gideris. pazar gununu toronto'da onlarla birlikte gecirmek. son olarak pazartesi gunu sinira dogru ilerleyerek niagara'yi ve oradaki kelebek muzesini ziyaret edip, ev yoluna dusmek.

montreal'e dogru giderken yolumuzun ustunde troy'a, eskiden kaldigimiz kasabaya ugradik. halûk'un okulda gorusmeleri vardi, ben de bu esnada ev oturmasi yaptim. oglen vakti yolcu yolunda gerek dedik ve ikindide sinira vardik. hayatimizda gordugumuz en insana benzer gocmen borusu memurunu geride birakip, bir saat icinde montreal'in mevzilendigi adaya tekerlek bastik ve basladik kalacak yer bulmak icin turlamaya. Kalmaya karar verdigimiz yer otele donusturulmus cok eski bir evdi. Yurudukce gicir gicir sesler cikardiginiz, odadaki televizyonu kordonlu "uzaktan" kumandayla kontrol ettiginiz, ahsap, turlu detaylarla suslenmis, koca koca avizelerle dolu bir ev.


hotel armor'da yakin menzilli uzaktan kumanda

odada biraz dinlendikten sonra aksam yemegi ve sehir turu icin disari ciktik. dag basinda yasayan ve yurur vaziyette insan gormeye hasret kalmis bir cifte prince arthur caddesi ilac gibi gelecekti. hemen ilacimizi almaya kostuk. uzak zannederek arabayla gittigimiz yer otelden iki sokak otede cikti. park edip, sagli sollu lokantalarin bulundugu trafige kapali caddede hem gozlerimize, hem midemize guzel bir ziyafet cektik. insan istanbul gibi bir sehirde yasamaya alisinca kalabaligi bile ozluyor demek ki...


prince arthur'da gece

yemekten sonra sehrin gece manzarasini gorme amaciyla arabanin basina gittik. ama caddenin isilti ve -tuhaftir ama gurultusu oyle hosumuza gitmisti ki, soyle boydan boya son bir kez daha yuruyelim istedik. hava bu mevsimde kanada'dan beklenmeyecek kadar guzeldi. bu firsat kacmazdi. bes on dakika sonra dondugumuzde bizi bekleyen park cezasini torpidonun gozune guzelce yerlestirip, ic gecire gecire old montreal tabir edilen tarihi bolgeye dogru yola ciktik.

isiklandirma harikaydi gercekten de... baktik notre-dame basilica onunde fayton turlari var. atladik koko'nun cektigi arabaya, basladik pek eglenceli ve bilgilendirici turumuza. arabaci rehber (arastirmaci gazeteci gibi) robert fena halde bilgiliydi ve bilgilerini paylasmazsa daha da fena olacak gibiydi. paylasa paylasa yarim saat gezdik. gezimiz yine kilisenin onunde son buldu. montreal nufus olarak dunyada fransizca konusulan ikinci buyuk sehirmis. fransa disinda ise en buyugu. son zamanlarda adadaki merkezi yonetime baglanan civar bolgelerle beraber sehirde yaklasik uc milyon uc yuz bin kisi yasiyor. adada ise yalnizca bir milyon yedi yuz bin montrealli var. benim en ilgimi ceken sey, robert'in soyledigine gore, bu kadar insan icin alti binden fazla lokantanin hizmet ediyor olusuydu. montreal kulture hayli onem veren bir sehir. cok sayida muze var. tarihi binalari hep muzeye donusturmusler. bizim bir gun icinde bunlari ziyaret etmemiz tabii ki mumkun degildi. bu sehrin hakkini vermek icin en az birkac gun ayirmak gerek.


city hall (belediye binasi)

tur bittiginde biz de neredeyse bitmek uzereydik. ertesi gun onumuzde o gunkunden cok daha uzun bir yolculuk vardi, dinlenmek lazimdi, uyumak lazimdi. yine kosturarak otele donduk ve enteresan kumandali televizyonla bile ilgilenemeden uykuya daldik.

Salı, Ekim 12, 2004

evim, kirmizi bacali evim

ben yokken ne gibi faaliyet olmus diye hemen sayfama baktim gelir gelmez dun gece. insan kendini kaptiriyor demek ki boyle. yazarlarin okunma ihtiyaci gibi bir sey mi hasil oldu bende nedir? kendimi yazar filan mi zannettim, okurlarim var mi zannettim, ne oldum delisi mi oldum uc bes gunluk gunlugu sanal aleme tasiyinca bilmem... sonuc itibariyle gecenin bi yarisi, uzun yoldan geldim, yorgunum demeden actim bilgisayari, sanal evimize baktim kimse ugramis mi diye. bir baktim ki, herkes gelmis gitmis ama, kimse tek laf etmemis. bi tanecik, ama ici dolu balli baklavacik bir yorumum vardi olup olacagi. tepkisiz milletiz mirim, pek fena. muharrirler bosa feryat etmiyor.

evet biliyorum, haspam...

colombus tatilinde kanada'daydik. ve fakat kesif meselesini niyet ettigim gibi kesfedemedim. zira kanadalilar columbus gununu sukran gunu olarak kutluyorlardi ki, bu da ayri bir muammadir. olmadi, bir baska sonbahara kaldi. hayirlisi olsun.

sira geldi tatil anilarina. dusundum, herseyi bir gunde yazmak zor olacak, ozet yapmak gerekir. e ben de ozetleme ozurumu ta ilkokul yillarinda fark etmis oldugumdan, buna kalkismayacagim. neymis, kisinin kendini bilmesi en buyuk faziletmis, degil mi efendim? ne yapalim, mecburen kisim kisim yayinlayacagiz. tekmili birden bizi asar.

Perşembe, Ekim 07, 2004

colombo gunu

yarindan itibaren sali gunune kadar evde yokuz sayin misafirler. pazartesi gunu columbus day'i idrak edecegiz buranin vatandaslariyla beraber biz de. iyi idrak edelim diye sagolsunlar, o gun ise gelmeyin demisler. biz de firsattan istifade tatil yapacagiz kismetse. halk arasinda kristof kolomp diye de bilinen christopher columbus, 12 ekim'de america'yi kesfetmis guya. kesfettigini kesfetmemis bir adamin kesfine ne maksatla kesif diyorlar, bunu da hala anlayabilmis degilim. dolayisiyla onumuzdeki dort gun bunu idrak etmeye calisacagim. edebilirsem size de haber veririm.

yalniz bu adamlarin tatil cozumunu takdir ediyorum gercekten. kutlayacaklari gunleri falanca tarihe en yakin pazartesi olsun, seklinde ilan etmisler. boylece ordan burdan kirpip sekiz gunluk tatil serileri yapmak icin kapilarinda aglayan memur suruleriyle ugrasmiyorlar uc bes ayda bir.

sali gunu gorusene kadar keyfinize bakin. rica ederim canim, kendi eviniz gibi davranin...

muzakere tarihi, oleeyyy!!

dun hasmetlu AB komisyonu memleketime muzakerelerin baslamasi icin "olur" verdi. medya pur nes'e, bir olumlu, bir mutlu.. gorulmemis bir lay lay lom havasi var. vay canina, dedim, bunlara bir is begendirmek de mumkunmus baksana. tabi hemen emin colasan ne diyor, onu merak ettim. malum, o memnun olduysa artik gokyuzunden yagan kaya irisi taslara care bulmak lazim. neyse ki emin efendi halimize acimis, huysuzlugundan hic taviz vermemis. ben size demistim, gorun bakin, daha basiniza ne belalar gelecek, diyor. halbuki gasteci arkadaslari cilginlar gibi eglenmis dun oglen vakti. mesela bir tanesi tam kararin aciklandigi sirada onceden hazirlamis oldugu tertibati calistirip, bu mutlu ani beethoven'in 9. senfonisini son sesle dinleyerek (ve dinleterek) kutlamis. ne diyeyim, Allah daha da mutlu etsin.

aslinda biz de sevindik ailece, ocakbasinda (aksam yemegi icin brokoli corbasini isitirken) birbirimizi tebrik ettik, tamam da... goren de milli takim galip geldi filan zannedecek...

Çarşamba, Ekim 06, 2004

tahmin oyunu

bugun yine bir suru vakit harcadim sunun basinda... hayir ise yarar birsey yapsam tamam da.. olsun ama hosuma gitti. yan tarafa sayi tahmin oyunu ekledim. kucukken, ilkokuldayken oynardik, nostalji moduna girdim herhalde. hizmette sinir yoktur degil mi..

bugun resmen yayin hayatina baslamis sayiyorum kendimi. cunku artik benden baskalari da haberdar bu sayfalarin varligindan, marifet yapmisim gibi. hatta ilk yorumumuzu bile aldik, hayirli olsun. burdan da yorum sahibine ayrica tesekkur ederim. aslinda bu torpil sayilir, aile ici yorum olmasindan mutevellit, ama zaten olabilecek tum yorumlar torpilli olacak. halka acikligi aile ve arkadas cercevesiyle sinirli oldugundan.

simdi bu yaziya ne yorum yazilir soyler misiniz allasen??? pfft!

Salı, Ekim 05, 2004

zaman bir sudur

sayfayi bir hale yola sokayim derken, gunu yedik bitirdik. iyi mi oldu? bilmem? oldu iste sonucta... html bilmeyince, deneme yanilma yoluyla, alemin hazirladigi formatlarin ustunde oynaya oynaya saatleri mideye indirdik. afiyet olsun... ben uc nokta seviyorum galiba... bazen de iki nokta.. nokta tek basina olunca yalniz kalir, sikayetci olur diye dusunuyorum herhalde? e oyleyse soru isaretinin ne eksigi var, degil mi ama??

simdi gunun diger aktivitelerine ilgi gostermek uzere sanal alemi terkediyorum, yoksa reeli beni fena yapacak. belimden basladi bile...

Pazartesi, Ekim 04, 2004

gokcen'in dogum gunu

bugun gokcen'in dogum gunu. ankara'daymis... halbuki plan yapmistik, burada olacakti, beraber kutlayacaktik. kutlamayi bosver, karsilikli bi kahve icmek, muhabbet etmek istiyorum seninle, demisti mesajinda. ben de oyle de... kahve kismini anlayamadim.

aradim, aradim cikmadi gokcen bugun. halbuki ozledim cok hakikaten. konusabilseydik iyi olacakti, ama dun babasini bile uyandirdik zaten konusacagiz diye, bugun de ayni seyi yapmayayim. yarina kaldi artik n'apalim...

iyi ki dogdun gokcen'cim, sevgili dostum, guzel ve derin bakisli arkadasim... varliginin varligimiza kattiklarini ve bunun ne kadar farkinda oldugumuzu biliyorsun degil mi? nice yillara, sevdiklerinle, saglikla insallah...

birinci

tarihin en yavas ve sessiz gununu, hatta haftasini bu ise baslamak icin secmis olmanin ne alemi vardi bilmem. boyle kukumav kusu pozunda ekranla bakisirsin iste. baslangiclar hep zor olur derler... yoksa baslamak bitirmenin yarisidir lafini ben mi uyarladim da boyle oldu?

paragrafi ikilemek de sart degildi aslinda ama, oldu bir kere. buraya da yazacagiz birkac kelime caresiz. sanki biri basima silah dayamis gibi oldu bu ilk girisim. en iyisi macera, ya da hic degilse hareket beklemek. bu seferlik bunu okumayin da, yukaridaki hosgeldiniz yazisiyla yetinin, olur mu ki? hatta hep oyle olsun. ev kurali 1: son yazi alaka fakiri oldugunda bastaki hosgeldiniz yazisi okunacak. sikayet edilmeyecek...