kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Salı, Kasım 30, 2004

kilcik blogspot

nihayet eksik yariyi da tamamladim. arada blogspot'un yaptigi gicikliklarla hic muhatap olmuyorum ve geciyorum bunlari bir kalemde... bakiniz keyfinize...

dun lise fotograflarina bakiyorduk. poz veren insanlarin arkasindaki bahce duvari gozume ilisti. bjk filan yaziyordu, kim bilir kim yazmisti o ayri da, her satiri ayri kisiler tarafindan yazilmis bir de soyle bir diyalog vardi (son satirdaki imla kurali hassasiyetine dikkat cekmek isterim):

mavi tebesir: gicik bahce
beyaz tebesir: siz gicik ne demek bilir misiniz?
kirmizi tebesir: -evet, biliriz

??? :)

sukran bizden, ugh!



bir ulkede bunca sene yasayip da, o ulkenin belirli gun ve haftalarini detayli olarak islememek olmaz. hemen isleyelim:

amerikan milleti her sene kasim'in son persembesi, sukran gunu (thanksgiving day) adi altinda, pilgrimler'in taa 1621 yili sonbaharinda kizilderililerle beraber yaptiklari uc gun suren ziyafeti kutluyor. isin, cocuklara piyes olsun diye ozetini cikardiklari kismi boyle, ama her zamanki gibi bunun altinda ustunde, yaninda yoresinde bazi detaylar var ki, insan dusununce nerdeen nereye diyor...

efendim, bu pilgrim denen adamlar esasen; ingiltere'de farkli mezheplerinden dolayi gordukleri eziyete dayanamayip hollanda'ya kacan, fakat sonradan, hollandalilar bizim cocuklarin ahlakini bozuyor, panigiyle kendilerine yeni dunyalar arayan enteresan ingilizler. bunlar nasil oluyorsa politik zekalarini calistiriyorlar ve bir punduna getirip zulmunden kactiklari ingiliz kraliyla anlasmalar imzalayip, yuz kisilik bir grupla yeni dunya dedikleri (esasinda uzerinde senin benim onun gibi insanlarin yasadigi) "bos topraklari" kolonilestirmeye gidiyorlar. amaclari gemiyle simdiki adi new york olan ve kendileri gibi bir takim "medeni" insanlarin onceden gelip yerlesmis olduklari limana yanasip, oradan kendi yasayacaklari bolgeyi bulmak. ama evdeki hesap carsiya uymuyor ve okyanusta dolanip dolanip mecburen simdiki massachusetts eyaletinde karaya cikmak zorunda kaliyorlar. cikiyorlar cikmasina ama, burasi alistiklari iklim ve yer kosullarindan tamamen farkli oldugundan basliyorlar aclik, sefalet ve hastaliktan kirilmaya... o zamana kadar avrupa kitasinda ogrenmis olduklari tarim ve hayvancilik tecrubelerinin hicbiri bu yeni kitada fayda etmiyor. o kis maalesef bu yuz iki kisilik gocmen grubunun (kendi gocmenliklerini bu kadar cabuk unutup, simdi begenmedikleri herkese gocmen demeleri ne garip) yarisi olup gidiyor.

bahara dogru bu caresiz insanlari uzaktan habersizce izleyen iki cift goz peydah oluyor. bu gozlerin sahipleri bir sure cekindikten sonra izledikleri grubun zor durumda oldugunu farkedip yardim etmek uzere ortaya cikiyor. ingilizler once korkuyor, (kizilderili=korkunc) ama sonra bu korkulari yerini saskinliga birakiyor, zira yerlilerden biri, squanto ingilizce konusuyor.

anlasiliyor ki bu squanto, yillar once kabilesi ile birlikte mutlu mutlu yasarken bir ingiliz kasif ile tanisip, onunla beraber londra'ya gitmis, ingilizce ogrenmis ve yine ayni kasifle memleketine geri donmus. bu arada baska bir beyaz adam tarafindan kacirilip, karayipler'de ispanyol (beyaz) adamlara satilmis, tanistigi bir papazin yardimiyla once ispanya'ya sonra ingiltere'ye kacmis, oradan da eski dostu kasifin aldigi biletle memleketine tekrar kavusmus. koyune geldiginde bir de bakmis ki in cin top oynuyor. esir tuccarlarinin bulastirdigi bir hastaligin kabilesini yok ettigini ogrenince, yakindaki baska bir kabileye katilmis ve onlarla yasamaya baslamis.

adamcagizin yasadiklarina bakilirsa, eskiden kendi insanlarinin yasadigi koye yerlesmis olan ingilizler'den cekinmesine sasmamak lazim. fakat dedigim gibi, yardima ihtiyaclari oldugunu gorunce dayanamiyor ve arkadasiyla beraber ortaya cikiyorlar. "hosgeldiniz" diyorlar ilk olarak. misafirleri gibi davraniyorlar kendi kendilerine karar verip koylerine yerlesen insanlara. squanto ingilizce bildiginden birkac ay boyunca koyde kalip, hayatlarini surdurebilmeleri icin gereken her seyi onlara ogretmeye karar veriyor. kabilesi de yardim paketi gonderiyor, ogrenene kadar yasayabilmeleri icin. sonbahara dogru ingilizler'in durumu hayli duzeliyor. ektiklerini bicmeye, hastaliklardan kurtulmaya ve artik cozumler uretebildiklerinden cografi sartlara alismaya basliyorlar. olumler azaliyor, onlerindeki kis mevsimine daha bir umitle bakiyorlar.

ingilizlerin kendi ulkelerindeyken de yerine getirdikleri dini bir adetleri var. baslarina sukredilecek bir olay geldiginde, mesela zorlu bir savasi kazandiklarinda, kilisede toplanip dua ediyorlar, buna da sukur eda etmek anlamina gelen thanksgiving diyorlar. bu sefer "dualarin yaninda bir de ziyafet verelim, bize yardim eden kizilderilileri de cagirip bu olayi kutlayalim" diyerek; squanto, yanindaki arkadasi ve kabile sefi massasoit'i aileleriyle beraber yemege davet ediyorlar. (evet, canavar gibisiniz, kabile sefinin ismiyle eyaletin simdiki adi arasindaki benzerlik bir tesaduf degil.) tabi bu isi yaparken kizilderililerin aile kavramindan haberleri bile olmadigi icin, yemege gelen doksan kisilik kalabaligi gorunce dudaklari ucukluyor. kabile sefi bakiyor ki bu isi de becerememisler, hemen adamlarini eve yollayip bolca yemek getirtiyor. gunumuzun sukran gunu yemeginde geleneksel olarak ikram edilen hindi de kizilderililerin getirdigi yemeklerden yalnizca biri... hatta sofradaki hindi oyle onemli hale gelmis ki, bizdeki seker bayrami'na benzer sekilde sukran gunu'ne de hindi gunu diyenler var.

hikayenin bundan sonraki kismi hepimizin kovboy filmlerinden takip ettigi gibi gerceklesiyor. kizilderililer birdenbire yardimseverliklerinden siyrilip, kafa derisi yuzen birer canavara donusuyor ve beyaz adam da mecburen onlarin kokunu kaziyor...

pek gercekci gelmedi mi? demek ki yeterince kovboy filmi seyretmemissiniz, birkac tane daha seyretmenizi salik veririm. yine mi olmadi? oyleyse en azindan squanto ve massasoit'in kabilesinin akibetinden bahsedelim. kabile ve pilgrimler mutlu mesut ve kardeslik icinde, birbirlerine komsu olarak yasamaya devam ediyorlar. lakin gozunu toprak burumus ingilizler'in bir turlu ardi arkasi kesilmiyor. ustune ustluk diger bazi avrupa kabadayilari da onlara ozenince isler iyice sarpa sariyor. olsun, bu durum uzun surmuyor. ingilizler maharetlerini ortaya koyunca meselenin caresi cabuk bulunuyor. aniden kizilderililer'in beyaz adami ortadan kaldirma planlari ve bizim kabilenin de kotu kabilelerle is birligi yaptigi su yuzune cikiyor. acilen bir "ordu" kurulup bizimkiler de dahil tum kotu kizilderililerin caresine bakiliyor...

sukran gunu yemegini bundan sonra bazi topluluklar cesitli bolgelerde belli bir duzeni veya tarihi olmadan devam ettiriyorlar. nihayet 1789 yilinda george washington, bu gunu milli bayram ilan ediyor.

bu bayramin bu kadar sevkle kutlanmasinin onemli bir sebebi daha var; amerikalilar'in meshur tuketim cilginligi... ziyafet gecesinin ertesi gunu black friday tabir edilen bir cuma gunu var ki, evlere senlik. (merak edenlere neden kara cuma dendigini sonra anlatayim) bu cuma nedense bir sekilde noel alisverisinin baslama tarihi olarak kabul ettirilmis insanlara. o gun baslayan alisveris hiperaktifligi yilbasina kadar devam ediyor. black friday'in ise bu aktivitedeki yeri anlatilmaz, yasanir olaylardan biri olarak bellegimizdeki yerini koruyor. sadece o gun dukkanlarin sabah 6:00'da acildigini, bazi mallari bedava vermeye kadar varan promosyonlar hazirlandigini, bir magaza onunde olusan kuyruktaki insanlarin 2000 kisiye kadar ulastigini, gecen sene yalnizca o gun yapilan alisverisin 7,2 milyar dolar tuttugunu ve bu seneki harcamanin 8 milyar dolara vurdugunu tahmin ettiklerini soylemekle yetiniyorum. (para oyle cok ki henuz saymayi bitirememisler.)

bu gunun sonradan uydurulmus oldugu ve dini bir kisvesi olmadigi cesitli tarihciler tarafindan tekrar edildigi halde, sukran gunu biraz da noel ile iliskilendirilerek dini bir cercevede kutlaniyor. yaptiklari en dogru is de bu bence. ozellikle cocuklara cesitli eglence ve oyunlar hazirlayarak bu gunde sukur aliskanligini edindirmeye calisiyorlar. cocuklar ve bazi buyukler o sene baslarina geldigi icin minnettar olduklari tum olaylari yaziyor, anlatiyorlar; sevdiklerine birlikte olabilmekten duyduklari memnuniyeti tekrar ediyorlar; kendilerinden daha zor durumda olan insanlari hatirlayip, onlar icin ellerinden geleni yapmaya calisiyorlar...

kisacasi bu bayram da dunyadaki her bayram gibi yine cocuklara yariyor...


imdat!

uzuntu ve muz kabugu, yaninda da kulaktan cikan duman!

yahu sayin misafirler; ben dun gece bir saat guzel guzel oturup uzun yazi rekorumu kirmistim. bitirince de sevincle "yayinla bunu!" dedim blogger'a ama dinlemedi!? hata verdi durduk yerde, ben anlamadim bunlari, bir daha yaz dedi! aghhhhhh! amerikalilar'a cok laf etmistim, ondan mi ki? bayagi amerikan ajanlari n'olucak! yarisini kurtardim ama obur yarisini bir daha yazmam gerek. asabim cok bozuk cook...

Pazartesi, Kasım 29, 2004

yahoo! yupii!

aa soylemeyi unuttum; artik yahoo'da kirmizi bacali ev'i arayinca biz de cikiyoruz. yupii!

hafta sonu yazarlari

hafta sonlari denk getirip de yazamiyorum bir turlu... aslinda sunu da anlatalim, onu da yazalim, ah bundan muhakkak bahsetmek lazim nidalariyla susleniyor gunlerimiz ama gerceklesemiyor tatillerde cogu zaman... zaten bakiyorum, misafirler de hafta sonu veya resmi tatillerden ziyade is gunleri ziyaret ediyor evimizi ... bu geleneksel misafir tanimina ters biraz ama olsun, bizim geleneksel tanimina uydugumuzu kim soyledi ki zaten?

yalniz bu haftasonu farkli olmus, esengul, hakan abi, arzu karaman ve zekiye aratmamislar bizi. sagolsunlar, varolsunlar elleri dert, klavyeleri toz gormesin hic...

oncelikle esengul'e;

soyle kuvvetli bir hosgeldin diyorum, gec bile kaldi esasen, her tarafa isik hiziyla yetismesine alismisiz... nice ziyaretlere, sevgi ve isik ile... (son gunlerde nerede bir yazi okusam "isik" kelimesini kullandiklarini goruyorum, ozellikle de etkileyici ve duygusal olmak istediklerinde insanlar mumkun mertebe icinde "isik" gecen cumleler kurmaya calisiyorlar. ben de denemek istedim, bakalim calisiyor mu diye. etkilendiniz mi?)

hakan abi;

bu ogretmenlik payesi doktorluk, avukatlik ve de bilgisayar tamirciligi gibi insanin ustune bir kere yapisti mi bir daha cikmayan bir sey... bir kere sana bu unvanlardan biriyle seslendiler mi, artik hangi dala atlarsan atla, meclislerde o unvanla anilmaya devam ediyorsun. bazilari da (ismi lazim degil) bununla ovunup, evlerinin kapilarina yaziyorlar, ki bu konu ayrica islenmesi gereken ve hassasiyet gerektiren bir konudur. kacik olan yazma havanin tamamen ilham perilerine endeksli olmasini umit ediyor, muhtesem donusunu helecanla bekliyorum.

arzu karaman;

kermesinizin basariyla sonuclanmasina cok memnun oldum, insallah dedigin gibi kazanc yerini en layiki ve hayirlisiyla bulur, corlu'da bu kis kimse usumez, boylece bizlerin de ici isinir... tum organizasyon organlariniza (el, kol, beyin, yurek vs.) saglik...

selim'e, pardon aragon'a cok gulduk biz burada. minnacik cocuga yuzuklerin efendisi seyrettirirseniz boyle olur iste. onceden yazmistim, bizim icin bile uygun bir film degil saglik acisindan...

ayrica evimizin gercek olanina da seninle birlikte herkesi hararetle bekledigimizi tekrar etmek isterim. artik kis geldi, "kar altinda kaybolmus ev" olacak yakinda ama yeter ki gonuller bir olsun... bu arada hakikaten, sen misir'a gitmiyor musun?


zekiye;

son gordugumde hobim yok diye agliyordun, bu ara bakiyorum hobileri dort koldan kusatma altina aldin. bazen acaba benim yuzumden mi hobi sahibi olamiyordun diye dusunmekten kendimi alamiyorum; biraz fazla mi gezentiydik biz ne?

sen, "bagimli olmazsam iyidir", deyince aklima ilkokul gunlerim geldi, hemen anlatmam lazim. okuldan eve donuste "sakaldoken yokusu" diye anilan bir yokus cikardik her gun. yokus oyle dikmis ki, asagida cenesinden sinek kayan adam yukariya vardiginda abdurrahman celebi olurmus. (hos ben cocuk aklimla yokusun cetinliginin adamin sakallarini doktugunu zannederdim.) bu yokusun yarisina geldigimizde, sag tarafta bir mobilyaci vardi. adamcagiz mobilyalari vernikledikten sonra (cilalamak mi denir yoksa) kurusun diye disari koyardi. biz de, benim gibi birkac cocukla birlikte mobilyacinin kapisinda dikilip "ohhh ne guzel kokuyor, bayiliyorum bu kokuya" diye vernik kokusunu cigerlerimize cekerdik. tabii o zamanlar tinerden, bagimliliktan filan haberimiz yok. zavalli adam periyodik olarak disari cikar, kapisina ususen cocuklari (or: ben) kovalardi, adamin bu tuhafligina bir turlu anlam veremezdik...

bayram kartin ve minik mektubun geldi. arzu karaman'a da, sana da kartlariniz icin sahsen tesekkur etmek istiyordum, fakat karsilasamiyoruz nette hic. ikinize de ayri ayri tesekkurler... bu bayram reel posta kutumuz kartlarla senlendi, sizden baska annem uc boyutlu orijinal bir kart ve ahmet kuzen evlendikleri gun esiyle cektirdikleri bir resimlerini gondermis bayram tebrigi icin, cok mesuduz.

ayrica asli ucar'la gorusmek mumkun olursa bizden de selam...


halûk'cum;
hemen bir bal kabagi corbasi tarifi geliyor. pideli kofte de konsept olarak belli zaten, hangi malzeme hangisinin ustunde olacak, onu soylemek yeterli...

ve son olarak defne;
gerekli izni aldigima gore seni diger misafirlere takdim etmenin zamani geldi demektir. bayram fotograflarini herkesten istemistim ama aksi gibi bu bayram fotograf cektirmemis kimse. kurban bayrami icin verilen sozleri senet sayiyorum...

kapadokya'da bir bayram sabahi; defne ve huseyin

Perşembe, Kasım 25, 2004

ogren ogret hakki halka, gurle cos!

zekiye benim belirli gun ve haftalar cilginligimi biliyor tabii, ogretmenler gunu yazini bekliyorum, demis hakli olarak. yaklasik yirmi yillik arkadasligin getirdigi dogal bir olgu mudur bu, yoksa ben surprizi kacmis bir karakter mi oldum yaslandikca bilmiyorum. ama itiraf ediyorum ki dun yazamayinca, tuh, ogretmenler gununu kacirdik bak goruyor musun, baslikli kucuk bir hayiflanma seansindan kendimi alamadim.

bize hakki gecen tum ogretmenlerimizin dunku gununu kutluyorum, haklarini helal ediyor olmalarini dileyerek.. tabii bu temenni tam anlamiyla kendi capimda gerceklesiyor, ogretmenlerim bunlari okumuyor zira. Allah'tan da okumuyorlar, yoksa edebiyat hocalarima ne cevap verirdim, "bu ne evladim, biz sana boyle mi ogrettik" deyince...

bir de basta sevgili esim olmak uzere tanidigim diger ogretmenlerin gunlerini de tebrik ediyorum gurur duyarak. ogretmenim, canim benim canim benim onlar... aysegul, ummuhan, hukumetteki teknik arizadan dolayi ogretmenligini kisa donem yapan arzu karaman... (ayrica istanbul muhabiri zekiye sayesinde organize ettiklerini haber aldigimiz kermeste bol kazanclar diliyorum ak ve dadaslarina, usumesin corlu'da hic kimse bu kis)

ogretmenler gunu hususunda yuzumde tebessumle hatirladigim bir nokta daha var; o da lisedeki cebren katildigimiz siir yarismasi. senelerden birinde, bizim okul hicbir aktiviteye katilmiyor diye uyari gelmis idareye milli egitim'den. idare de canavar tabii, cozum bulmus hemen. her siniftan uc bes cocuk yakalayip hepsini iki saat kutuphaneye kapatalim. her birinden ogretmenler gunu konulu ya bir siir, ya bir makale, ya da resim almadan birakmayalim! sonra da aralarindan her dalda birer birinci secelim, bunlara okul birincisi diyelim. okul birincilerini de milli egitimin yarismasina yolladik mi tamamdir... isin enteresan tarafi bu alternatif bir sekilde kabul gormus ve bizi hakikaten iki saat basimizda bir de hoca bulundurmak suretiyle (bakip bakip ilham alalim diye herhalde) kutuphaneye kapatmislardi... sonunda benim siir okul birincisi oldu. elimde olsa buraya yazardim, eski gunleri yad ederdik ne guzel... bizim okuldan olmayanlar da gulerdi biraz hem... hey gidi hey, ne gunlerdi, ogretmenler gunu'nde uc kere okutup ayakta alkislamisti butun okul beni, peeehh!!

Salı, Kasım 23, 2004

felluce

can dundar'in posta kutularimizda cirit atan kosalim, oynayalim, calismayalim, gezelim, her seyi yuzustu birakalim, cocuklugumuza donelim eksenindeki yazilari artik kutu isgaline donmeye baslayinca, ilk baslarda yuzumuze kondurdugu tebessum yerini kabak tadina birakmisti. ama bugunku yazisi baska fikrimce, paylasmak istiyorum:

Felluce'yim ben... Yıkık, harap, mağrur ve asi...
Medeniyet denilen arsız yalanın tekzibi...
İşgale uğradım, yağmalandım, kana bulandım.
Evlatlarım ceset ceset yatar caddelerimde......
dünyanın gözleri önünde...
Sofrasında yer aradığınız bir ziyafetin zor lokmasıyım.
Barbarların istilası karşısında Şark'ın nefs-i müdafaasıyım.
* * *
Bayramdı.
Çatışma vardı.
(devamini okumadiysaniz henuz)


sonbaharin son izleri

artik kisa hazir ve naziriz. yazin cimenlerimizi bicen cocuk geldi bu sabah. bu sefer cim bicme lemazivatina ek olarak bir de leaf blower tabir edilen yaprak ufleme cihazi getirmis. ufleme deyince akla uff uff seklinde narin sesler cikaran bir alet gelmesin. bunlar ucak motoruyla calisiyor zira. hele bir de bu sesi sabahin sekizinde dinleyin. Allah'tan bu sabah halûk'la kahvalti etme sevdasina erken kalkmistim, yoksa cimcibasinin o saatte benden alacagi hayir dua ihtimali cikardigi sesle ters orantili olacakti.

o gittikten sonra bahceyi teftise ciktim. alt kattaki hava hostesinin ustunde kiytiriktan bir ceket, gunes altinda lay lay lom dolasiyor edasina bakmayin, termometre sivilari sifir ile bir derece arasinda buzdan bir mekik dokuyor. bahce tertemiz olmus. cimci/ufleyicibasi tum yapraklari ortaya dogru ufleyip, hepsini bir torbaya doldurdu ve sonbaharin son izlerini de toplayip gitti. haziriz kar, buz ve camur! gardimizi aldik bekliyoruz... (evet, gard diye bir kelime tdk sozlugunde geciyor.)

iceri girmeden once yan komsu ve cocugu dikkatimi cekti. sari okul servisini bekliyorlardi. o sirada beklenen otobus gelip yolun orta gobeginde durdu. cocuk bindi hemen ama bunlar (komsu ve servis soforu) bir muhabbet bir muhabbet... bilindigi gibi burada okul servisleri kutsal inek muamelesi goruyor. (cambridge'de de bisikletliler bu statudedir.) sari otobus gordugun anda istiklal marsi duymus vatandas misali oldugun yerde zink diye durup bekliyorsun. gidis gelis her iki tarafta da ufak capta bir kuyruk hasil oldu, fakat bizimkiler tinmadi bile. baktim baktim, ne bir korna ne bir selektor... kuzu kuzu bekledi herkes... nasil bir sabirdir, nasil bir teslimiyettir, bu ne ermis, asmis bir millettir sastim cani tez turk milletinin bu konuda onde giden bir ferdi olarak. evde korna olsaydi, bir kosu getirip basacaktim inan olsun!

Pazartesi, Kasım 22, 2004

sessiz sinema

hafta sonu kanada'dan misafirlerimiz vardi. oraya gittigimizde ziyaret ettigimiz derya, celal ve almula eski koylerine geldiler sukran gunu tatilini degerlendirmek ve turkiye'den gelecek olan annelerini hava alaninda karsilamak icin. cuma aksamindan itibaren pazar aksamina kadar beraberdik. almula (kirmizi elma demek) saklambac, aktivite (kestigi, yapistirdigi, boyadigi, saydigi bir kitabi var bizim tatil kitaplarina benzeyen, buna aktivite kitabi diyor) boya, cizgi film, yine saklambac derken kosturup durdu bizi iki gun sag olsun. su anda buzdolabimizin ustunde en az alti tane eseri var, ustelik hepsini kendisi yapistirdi, "bu sizin olabilir!" diyerek... gorusmeyeli yaklasik bir bucuk ay oldu ama ozlemisiz yine keratayi, zorla sevdiriyor bu cocuk insana kendini...



cumartesi gunu sessiz sinema oynadik, eskiden oynadigimiz oyunlar geldi aklima hep... ve her zamanki gibi halûk ve dilek arasinda gecen o unutulmaz diyalog... universite yillarinda bu oyunu oynadigimiz gunlerden bir gun. dilek'in odanin ortasinda dort ayak ustunde sekilden sekle girdigine bakilirsa belli ki anlatmaya calistigi kelimelerden biri bir hayvan ismi. insanlar sayiyor: kedi, kopek, kurt, kuzu..... dilek ellerini basinin uzerine goturup, kulak isareti yapiyor. heyecan had safhada, sure bitecek, ama halûk kibarligini her zamanki gibi elden birakmiyor ve bagiriyor: affedersin essek!! yerlerde kivranarak guldugumuzu hatirliyorum, ama filmin ismini hic mi hic hatirlamiyorum o gun bugundur...

Pazar, Kasım 21, 2004


kirmizi bacali ev

Cumartesi, Kasım 20, 2004


tam boy

Cuma, Kasım 19, 2004

kirmizi baca, nihayet..

sitede bir iki ekleme var... birincisi bunun icin ozel istek yapmis olan dilek'e ithafen... resmin buyuk hali ve tam boy posteri icin bizi izleyin anaciim... yarin bacanin tamami, obur gun evin tamami... bos yok!

bir de hava nasil buralarda, usuyor muyuz, gece mi gunduz mu, her an bilin istedim... ve karsinizda bizim evin hava durumu hostesi! (ya da hulya ugur'u yahut da ali esin'i veya ersin imer'i......) donsuz geceler diliyoruz efenim...

Perşembe, Kasım 18, 2004

mutesekkir ev sakini


bursa'da bir bayram sabahi; alpay dayi, mediha & ayten halalar, erol amca, hakan abi, ismail

bayramda bizi unutmayip, yureciklerimizi ihya eden herkese ayri ayri tesekkur ediyoruz...

daha bayram gelmeden, -sun -sun kafiyeli, muhabbet dolu tebrigi icin dilek'e; bayramin ilk gunu ilk kutlamayi yapmaya calisan, ama blogspot'un azizligine ugrayan, dolayisiyla guzel dileklerini mecburen ozel olarak ulastiran, ertesi gun bir daha ulastiran arzu karaman'a, ta samsun'dan ailesiyle beraber nesesini buralara bulastiran "dr" zekiye'ye; bayram fotograflarini daha biz gozumuzu acmadan posta kutumuza gonderen yaman muhabirler babam ve murat'a; sanal evimizin reklamini aile icerisinde duymadik kalmamacasina yapan, en uzun kutlama yapabilen sahis payesini kimselere kaptirmayan hakan abi'ye; hakan abi'nin arkasindan kafasini uzatip tebriklerini o zor sartlarda bizlere ulastiran naci abi'ye; sevgili halûk'un dogum gunu, dunu ve onceki gununu uc gun uc gece kutlayan tum misafirlere, uzun masamizi boydan boya doldurup bizlere seref veren arkadaslarimiza ve posta kutumuzu senlendiren tum dostlara ayri ayri sukran ve muhabbetle selamlarimizi gonderiyoruz...

kirmizi bacali ev sizlerle payidar kalacaktir!..

Çarşamba, Kasım 17, 2004

lâl...

aah yorumcubaslari gene lâlüebkem oldu, ne desem lâf degil...

Salı, Kasım 16, 2004

affedersiniz!

hay Allah! bayramda bazilariniz kapiyi calip calip geri donmus... halbuki biz olmasak da anahtar paspasin altindaydi. keske girip, istediginiz odaya yerlesip keyfinize baksaydiniz... bir dahaki sefere davet beklemeyin, e mi? uzatin ayaklarinizi sooyle, ooohh! hazir kendi eviniz gibi davranmisken belki birikmis bulasiklari filan da yikarsiniz mesela...

bayramin son gunu... iste bitti bile... tekrar kutlu ve mutlu olsun hepimize...

ayri dustugumuz esnada boluk porcuk yazabildigim ve taslak olarak saklayabildigim girisleri tamamliyorum bugun... afiyet olsun, yarasin...

Pazar, Kasım 14, 2004

dogum gunu mucevheri...

bir varmis bir yokmus... zamanlardan birinde dunyanin guzel mi guzel bir kosesinde evrende esi benzeri olmayan bir mucevher hoplarken ziplarken kendini bir deli kizin cebinde buluvermis. tabii deli kizin, sifati geregi mucevherattan filan hic haberi yokmus... zaten dunyada tek oldugundan bu emsalsiz tasin kiymetini ancak degme sarraflar anlayabilirmis. o yalnizca kalbinin ve gozunun kapasitesi kadariyla gordugu guzellikten haberdar olabilmis. yine de bu, gonulleri baglayan nahif ama kuvvetli kopru icin yetermis, artarmis... gel zaman git zaman mucevher ile deli kiz aralarindan su sizmayan iki yaren olmuslar. az gitmisler uz gitmisler, dere tepe duz gitmisler. bir de arkalarina bakmislar ki, ne arpasi, tam on bir yillik yol almislar!

her nimeti yerinde ve zamaninda yaratan Mevlâ'm, on birinci yilin on birinci ayindan itibaren bir daha hic ayrilmamalari ve hatta bir yastikta kocamalari icin emsalsiz mucevher ile deli kizin gonullerine bunca yillik sarsilmaz dostluklarinin nihai kerametini dusuruvermis... iste tam o anda bir mucize olmus ve dunyada esi benzeri olmayan mucevher, her hucresi ayri bir mini mucevherden olusan yakisikli bir prense donusmus!!!

onlar ermis muradina, sizler cikin kerevetineee...

asklari yuce aska vesile olur insallah...

iyi ki dogdun halûk'um!

kirmizi bacali ev bayram mesaji

mubarek ramazan bayrami'nin hepimize saglik, huzur ve yeni anlayislar, hayirlar, idrak vesileleri getirmesini, hayirli dualarimizin kabulunu ve gonullerin hep bir olmasini diliyoruz...

buyrun bu da kanli canli mesaj...

ramazan bayrami ruznamesi

cuma ve arife gunu etrafi bembeyaz yapan karin meydana getirdigi saskinlik nobetleri disinda, sabahtan aksama kadar kosturmakla gecti. bayramin birinci gunu, kendi evlerimizde alistigimiz kalabalik kahvalti adetini taklit mahiyetinde, uconn'daki bazi turk ogrenci arkadaslari ve troy'dan ayni zamanda benim memleketli olan bir baska arkadasimizi cagirdik.. sagolsunlar, kirmadilar bizi... bir uzun masayi doldurduk... maalesef telase icinde korktugumuz basimiza geldi ve masadakileri silip supurmeden once arkadaslarla beraber bir iki fotograf cekmeyi unuttuk... silip supurdukten sonra da bu durum degismedi, aklimiz ancak herkes evlerine dagildiktan sonra basimiza tesrif edebildi. e gecti tabii...

sofranin yenebilir sakinlerini bir bir saymaktansa, bence hepsine bedel olan tek bir kalemi ifade etmekten onur duyuyorum: biz anneannemin kurabiyesinden yaptik!!! ve dahi yedik, pek guzel olmustu... ellerimize saglik!

konuyla dogrudan alakasi olmamakla birlikte, bu kurabiyenin ehemmiyetinden de yeri gelmisken bahsedeyim musadenizle. ben bu kurabiyeyi pek ama pek cok severdim. annem her turlu pasta, borek, corek konusunun uzmanlik alaninda at kosturup, iki nal ustunde gidebildigi halde, bu kurabiyeyi ille de anneannem yapmaliydi. e baskasininki o lezzette olmuyordu. ne yapalimdi? anneannecigim de nur icinde yatsin, bizi hic kurabiyesiz birakmazdi. hatta bir keresinde, ingiltere'ye giderken orada ozlerim diye yanima vermek uzere pisirmis, hava alanina yetistirememis. amma ve lakin pratik kadindi vesselam. hemen onlari bir guzel kutuya yerlestirip, hem de salyangozlarin piri ptt araciligiyla pesimden ta ingiltere'ye kadar gondermisti. postacinin elinde ustunde adim yazili bir kutu gormenin saskinligi, kutuyu actigimdaki saskinligimin yaninda takdir edersiniz ki sonuk kalmisti...

efendime soyleyeyim, sofra muhabbetimiz samata girgir icinde mutluluk nidalariyla sona erdikten sonra, bu civarda oturan arkadaslar oraya buraya dagildi... biz de usenmeyip troy'dan buraya kadar gelmis olan oya ile basbasa kaldik... aksama kadar hasret giderdikten sonra onu da new york'a kuzeninin yanina ugurladik ve bayramin birinci gununu boylece ifa etmis olduk... (yapma, etme: dur!)*

-----------
* elmak laboratuvarinda cereyan eden bir vakadan alinti; bulmaca cozen bir vatandas uc harfli yapma, etme sorusunun karsiligi olarak "dur" yazmis, camiayi yerle yeksan etmistir. "ifa" gecince tutamadim kendimi yine...

Cuma, Kasım 12, 2004

karla karisik yagmur???

halk arasinda sulu kar?? 12 kasim??? nas'si yani?!?


daha yaprak dokumu bitmeden kar yaginca boyle oluyor iste: karli hazan

Perşembe, Kasım 11, 2004

...digidik digidik whoaa! san antonio, tx



saat 11:22...

otuz ekim cumartesi gunu ucaga zor bela yetistikten sonra, once new jersey'deki hava alani newark'a, daha sonra da san antonio'ya vasil olduk. hava alanindan sonra ilk gordugumuz sey sehrin kulesi (tower of americas), ikinci gordugumuz sey ise otelin girisi oldu. yorulmus ve acikmistik, texas'ta saat bizim yasadigimiz yere gore bir saat geriden geliyordu, bir de batida oldugu icin hava daha gec bir saatte kararinca bizim iftar bayagi bir otelenmis oldu. otele yerlestikten hemen sonra alt kattaki ustunde thai food yazan kapidan iceri attik kendimizi, tabii burada muhim olan kelime thai degil food idi. bu otelin tayland mutfagi sunan lokantasiyidi. genel olarak yediklerimiz cin yemegine benzemekle beraber, yemekler tuhaf bir sekilde tatliydi. neyse ki bir iki lokmadan sonra ismarladiklarimiz hosumuza gitmeye basladi. cok sukur yedik, ictik ve kosarak uyuduk.

otuz bir ekim pazar sabahi sehri dolasmak niyetindeydik tabanvayla, lakin biraz gec toparladik kendimizi. yola cikmadan once meydana gelen ve artik klasik hale gelen kosturmayla karisik macera (karla karisik yagmur gibi) silsilesinin de etkisiyle pencesine takildigimiz yorgunlugu uykuyla bertaraf etmeye calistik biraz. bu seyahat esnasinda suna iyice kani oldum; insan yemek yemeyecegini bilince gezip gormeye cok daha iyi konsantre oluyor. kafada yemek olmasi belli donemlerde (sabah, oglen, aksam, bir de arada cay kahve icmeliyiz guduleri) insanin beyninde onemli bir yeri kullanilmaz hale getiriyor cunku. kahvalti soz ve dusunce konusu olmayinca, kalkar kalkmaz attik kendimizi san antonio sokaklarina... yukarida ilk dikkatimizi ceken seylerden birinin otelin girisi oldugunu soylemistim. gorur gormez hosumuza gitti bu tarz. meksikavari bir hava vardi her yerde, palmiyeler, cesitli figurlerle suslenmis rengarenk duvarlar... sivali duvar gorduk ilk defa bu memlekette! bu sehirde bulundugumuz surece kendimizi hep farkli bir ulkedeymis gibi hissettik. sokakta dolasan tipler de hep esmer, kisa boylu, ince biyikli mexican-americanlardi. hatta etraftaki insanlar ingilizce konusunca donup bakiyordum ilk zamanlar ben, aa bunlar bizim anladigimiz dilden konusuyor diye... mexican-american konusunda da aciklama yapmak isterim. amerikalilar hep ordan burdan toplama insanlar ya hani. insanlara vatandaslik ve bir millete ait olma hissi verebilmek icin bir sure bunu yok saymaya calismislar. american diye bir irk turetmisler kendilerine gore. gel zaman git zaman bu amerikali vatandas tabirinin yaninda kiyilan kizilderililer, alinan satilan zenciler, savas edip durulan meksikalilarin da ayni topraklarda yasadigi, bunlarin da bildigimiz insan oldugu fark edilivermis. ondan sonrasini biliyorsunuz; kizilderili haklari ve ozerkligi, zenci isyanlari, malcolm x, martin luther king filan derken bu topraklarda yasayanlarin kolay kolay tek ve ayni isimle adlandirilamayacagini anlamislar. simdi insanlar kendilerine soruldugu zaman irklarinin (hem de goguslerini gere gere) african american (zenci), mexican american, latin american ve saire ve saire oldugunu iddia edip, mutlu oluyorlar...

san antonio anlatirken amerikan halkinin analizine kaptirdik, satirlar ve zaman uctu yine... pazar gunku gezi icin arkasi yarin deyip cekiliyorum oyleyse. zaten kanada gezisini de gun gun anlatmistik, bu da oyle olsun...

11.11-11:11

bugun on birinci ayin on biri ve saat tam tamina on biri on bir geciyor... saati ozellikle denk getirmeye calismadim, yani yazmadan once izlemedim dakikalari aslinda ama kucuk bir hile yaptim sayilir. yazmak icin oturdugumda saat 11:08 idi, uc dakikacik bekledim sadece... hile sayilmaz artik o kadari da herhalde. mutlu olsun bol birli gununuz diyecegim ama, sizinki coktan bitti bile, hatta bizimkinin bitmesine de dakikalar kaldi... bugun bundan sonrakilerin en mutlusu olsun diyorum oyleyse... eskilerin soyleyegeldigi ve bir kismi bizim de agzimiza dolasan muthis sozler var... eskiden anne sozleri olarak gordugumuz laflar bunlar. ama artik yas geregi midir nedir, kullanmakta beis gormemeye basladik bazilarini. hatta ustunde dusunup, ne feylesofca laf etmisler yahu, diyor insan elinde olmadan. bunlardan biri de "Allah bugunlerimizi aratmasin" ozlu sozudur bence... oylesine duymaya ve kullanmaya alistigimiz ama cok manali uc kelimeli cumlelerden biri. bugun, bundan sonraki mutlu gunlerinin tabani olsun demenin daha artistik olani yani...

bu aksam iftarda enteresan bir menumuz vardi. daha dogrusu ana yemek enteresandi. hayattaki her bir detayi oldugu gibi bunu da aciklamayi cok isterdim amma ve lakin halûk'a soz verdim. kendisi yazacakmis. yarin yazinca okursunuz. bu konuyla en cok hakan abi'nin ilgilenecegini dusunuyorum, zira bir bursa klasigidir kendisi...

not: yanlis anlamalarin cabucak kendine mahal bulmasi uzerine aciklama: burada bursa klasigi ile isaret ettigimiz, bahis konusu olan ana yemektir, verdigimiz rahatsizliktan dolayi ozur dileriz...

Çarşamba, Kasım 10, 2004

gezi notlari nerede?

texas gezisini yazmaya bugun de baslayamadim, insallah yarin... zaman nasil geciyor anlayamiyorum hic. sabah kalktigimda gun icin egri bugru de olsa bir planim oluyor ama, daha egrinin ilk kivrimindayken aksam oluyor, nasil oluyor, nasil oluyor?? biliyorum, hep su saatleri geri alma heveslerinden... sevmiyorum bu kis saati uygulamasini zorla mi? ben yaz saatiyle yasamak istiyorumm!!

son bir rica... buyukbabam bir 10 kasim gununde vefat etmisti, Allah rahmet eylesin... bugun hep onu hatirladim ve burada da anmak istedim. onun ve hepimizin olmuslerinin ruhuna birer fatiha okusak hep beraber, olur mu?

silin borcunu!



bayrama bugunle birlikte dort gun kaldi... bayramliklarinizi aldiniz mi? cocukken ne buyuk merasimdi bayramlik almak veya diktirmek, bayrama kadar heyecanla beklemek, sabah kalkar kalkmaz mis gibi, tertemiz, yepyeni bayramligi buyuk bir hevesle giyip esas aktiviteye hazirlanmak. bayramliktan cok daha buyuk onem tasiyan "esas aktivite" ise el opup bayram harcligi toplamakti... bence hala daha da oyle. buyuklerin verdigi bayram harcligini kac yasinda olursam olayim henuz reddetmisligim yoktur, sanirim hayatimin sonuna kadar olmayacak da...

boyle dusunurken aklima bunlari degil yasamaya, hayal etmeye dahi gucu yetmeyen kucukler geldi ister istemez. "bayrami boyle sozlerle sulandirip, duygu somurusu yapmak pek banal oldu artik" gibi bir kani olustugunu seziyorum sanki insanlar arasinda ve boyle bir noktaya nasil gelebildigimizi anlayamiyorum bir turlu... bayram dedigin cocuklar ve diger zamanlarda yuzu gulmeyen insanlar icin degil mi temelde? bayram gunu yeni giyecek, guzel yiyecek, seker, pasta, baklavaya kolaylikla ulasanlar, sair zamanda da sahip degiller mi bunlara zaten? ne olur sanki bayram gunu digerlerini hatirlasak veya birileri hatirlatsa? bayram mutlu gun, onlar mutsuz, ben bunlarin ikisini bir araya getirmeyi sevmiyorum, gibi bir mantik olsa gerek herhalde bu... halbuki bayramligi olmayan bir cocugu elinden tutup giydirmenin tadi dunyadaki hangi tatlida olabilir ki?

iste, herseyi sulandirma ve duygu somurusu yapma pahasina diyorum ki; hadi bir cocuk bulup giydirelim hala az da olsa vakit varken. gozlerindeki piriltinin yillarca aklimizdan cikmayacagini biliyorum. eger yoksa etrafta bildigimiz boyle bir minik, benim bildigim en verimli ve guvenli calisan vakif deniz feneri. yerlerine giderek, bankaya ugrayarak, telefonla, internet vasitasiyla... niyet eden herkese uyacak yontemleri var... bize yalnizca secmek kaliyor. adreslerini bir kez daha yaziyorum: www.denizfeneri.org

bir de cok eskilerde kalmis bir gelenegimizi kesfettim gecenlerde, onu paylasmak istiyorum sizinle. beni boyle dusuncelere sevkeden faktorlerden en onemlilerinden biri belki bu...

buyuk buyuk dedelerin hatirlayabilecegi bir gelenek varmis ramazan ayinda. hali vakti yerinde olanlar kilik kiyafet degistirerek hic tanimadiklari mintikalara gidip, bakkalin manavin tenha zamanlarini secerek sorarlarmis: "zimem defteriniz var mi" diye. zimem defteri, o esnaftan veresiye mal alan mahalle sakinlerine ait hesap defterine denirmis... esnaf bu defteri cikarinca, gelen soyle dermis: "lutfen bastan, sondan ve ortadan su kadar sayfanin yekûnunu yapiniz." esnaf bu kadar sayfanin yekûnunu yapar, soyler; gelen de kesesini cikarir, onu oder: "silin borclarini, Allah kabul etsin" der, ceker gidermis. borcu odenen, borcunu odeyenin kim oldugunu; borcu sildiren, kimi borctan kurtardigini bilmezmis.
turkiye gazetesi'ndeki bir yazar anlatmis; tolga uslubas... kimbilir, belki kucuk kucuk torunlarimiz hatirlamakla kalmayip, gelenek takip etme modasina kapilirlar...

Salı, Kasım 09, 2004

kadir gecesi

nihayet mekanimiza donduk... insan gezmekten ne kadar zevk alsa, yine de en cok evini seviyor, her neresi olursa olsun... dondugumuzde bir de baktik ki, ramazan ayi misafirligini tamamlamak uzere, bir ayagini kapidan disari atmis, neredeyse gidiyor... huzunlendik birden.. cok ani oldu... anlayamadik ki nasil gecti zaman, doyamadik yine her sene oldugu gibi. tam otuz gunden cok olsaydi diyecekken, en iyiyi bilen neylediyse guzel eylemistir, hatirladik...

bu gece, her sene mubarek ramazan'la vedalasma vaktini haber veren gece... bir yandan sure bitti, toparlayin derken, bir yandan da teselli armagani gibi kadir gecesi. insanin omru kisacik, halbuki yapilacak ne cok is var. aldigimiz her nefes icin sukretmek lazimken, nefesle birlikte her an verilen sonsuz sayidaki lutfu ayni anda idrak etmek fiziksel olarak mumkun mu? hem nefes alacaksin; hem isini gucunu yapacaksin; hem dostlarin, sevdiklerinle ilgileneceksin; hem dikkat edeceksin kendine, mesela saga sola bakacaksin karsiya gecerken... tum bunlari yaparken bileceksin, bir vidasi bile sekteye ugrasa mukemmel yaratilmis mekanizmanin, zaman dolacak!.. peki nasil olacak bu sukur meselesi, yasadigin her anin muhasebesi ne zaman yapilacak? aldigin her nefes, yedigin her lokma, dostun gozu icinden sana akan her muhabbet zerresi ne zaman, nerede, hangi firsatta baristiracak seni kendinle, herkesle ve Yaradan ile...

bu gece tam da bunun icin iste... boyle gecelerde zaman mefhumu bizim bildigimiz akrep yelkovan hesabina tabi degil zira. icinde oyle anlar sakli ki, o bir an tum bir omrun hepsine bedel belki... o anda agizdan cikan "elhamdulillah", muhtemel ki omur boyu gece gunduz tefekkur ve tesekkur edise denk... kadir gecesi boyle hikmetlere kadir bir gece... ve haber verilmeseydi kadri layikiyle bilinmezdi, inceligiyle kiymeti bildirilmis bir gece... ve yegane kitabimizin indirilmeye basladigi gece... ve daha bilemedigimiz nice sebepten dolayi "bin aydan hayirli" oldugu aciklanan gece...

buradaki insanlarin yilbasina dogru yaptiklari bir liste var. liste tek bir kalemden de olussa, bunu hic degilse hazirlarken ciddiye aliyorlar ve basina da "new year's resolution" diyorlar. gelecek yil icerisinde yapmaya veya degistirmeye karar verdikleri hususlardan olusuyor bu liste. karar verdikleri demek biraz hafif gorundu gozume; sanirim azmettikleri desem abartmis olmam. bu listeyi hazirlamak demek, geride biraktigin yili, hatta yetiskin olarak yasadigin tum hayatini gozden gecirip, muhasebesini yapmak demek... bunu periyodik olarak yapip, alinan kararlara sadik kalmak nelere kadir olabilir bir insan hayatinda dusunsenize... eminim bu liste hazirlama isi, ulkemizde de artik yaygin olan kisisel gelisim kurslarinda tonlarca para karsiliginda rutin bir aktivite olarak yapiliyordur. iste bunun recetesi yillar, yillar once bize hem de zaman ve sekli de belirtilerek verilmis... ne muthis nimet... vakitten ziyade bilginin para ettigini (degerini) kesfeden bilgi cagi insani icin ne kiymetli bir bilgi...

uzattim farkindayim ama, ahmed sahin isimli bir vatandasin ifade ettigi bir iki cumle var beni dusunduren ve konuyu baglamaya calistigim yerlere baglayan; onu da yazayim, cekiliyorum:

"bu gecede alışageldiğimiz ibadetlerden, dualardan, belli merasimlerden sonra şöyle bir köşeye çekilerek, hayatımızın bir muhasebesini yapmalı ve kendi nefsimize demeliyiz ki: Bugüne gelinceye kadar yaşadığım hayatım tam hedefini bulmuş, gayesine ermiş mi? Yaratılış gayesine uygun şekilde bir hayat yaşamış mıyım? Yoksa yer yer yanlışlar yapmış, sürçmelere maruz kalmış, bu yüzden zaman zaman vicdan azabı çekmiş, üzüntüler duymuş muyum? Şayet böyle yanlışlar yapmışsam bundan sonra bu gibi sürçmelere bir daha düşmemeli, bir daha bu gibi yanlışları tekrar etmemeliyim. Hem öylesine tekrar etmeme azim ve kararında olmalıyım ki, bin ay yaşasam dahi bu türlü yanlışlara bir daha yaklaşmaz duruma gelmeliyim."

kadir gecemiz mubarek olsun sevgili ailem ve dostlarim... Allah her mubarek ani maksimum duzeyde idrak edenlerden eylesin hepimizi. aman dualarinizdan bizi eksik etmeyin...

***
Cümle âlem mesrur olur
Hep günahlar mağfur olur
Cümle yer gök pürnur olur
Mübarek Kadir gecesi

Pazar, Kasım 07, 2004

su teknolojinin gozunu seveyim...

houston (kilcik) bush hava alani'nda aktarma yapacagimiz ucagi beklerken, president's club'dan arakladigimiz kablosuz internet baglantisi sayesinde size "howdy y'all" demek istiyorum. biz geliyoruuz! kismetse aksam dortte evdeyiz...

Allah Allah, tam su anda cnn'de turkiye'yi ve bir yanda oruc tutan, bir yanda da bira icen insanlari gosterdiler. karsimizdaki televizyonda birdenbire cikan turk bayragi'ni gorunce sasirdik. uskudar'i da gorduk, mutlu olduk simdi. istanbul'a mi goturecekler bizi nedir? soyle bir bakinalim, ortalikta ucak kacirma potansiyelinde kimse var mi...

Perşembe, Kasım 04, 2004

yoo-hoo! (huu huu!)

geciyordum, ugradim... ne var ne yok, bir bakayim dedim. ben size eve goz kulak olun demedim mi? alip goturseler, kimsenin ruhu duymayacak... nasil misafirsiniz yahuu, cık cık cık??