kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Pazar, Haziran 12, 2005

4 haziran, cumartesi

gecen subat ayinda bir hafta sonu boyunca suren bir kitap satisi vardi kutuphanede. biz onu cesitli sebeplerle kacirmis, ancak pazar gunu son dakikada yetisebilmistik. gittigimizde artik toplaniyorlardi. kitaplarin fiyatini ve satisin ne kadar kapsamli oldugunu gorunce bayagi hayiflanmistik. kutuphane gorevlisi, bir dahaki ancak haziran’da olur, deyince iyice umidi kestik, cunku o zamanki planimiz mart ayinda turkiye’ye donmekti. donusu erteleyince bu sefer haziran’dakini yakalama firsatimiz dogdu diye sevindik. maalesef o da gele gele bu hafta sonuna (4-5 haziran) denk geldi. kutuphane dokuzda aciliyor, ucusumuz ise on bir bucuk’ta. hava alani evden yaklasik kirk dakika uzaklikta oldugu halde dayanamayip, kosarak ugramaya karar verdik. on dakikada elimize ne geldiyse alip ciktik. aklim orda kaldi, hala da orda. oyle guzel kitaplari oyle ucuza satiyorlardi ki... yirmiye yakin kitabi $15’a aldik. insanlar koca el arabalariyla gelmisler, ha babam dolduruyorlardi. aslinda benim niyetim satistan once kutuphanedekilere gonullu olarak yardim etmek (gonullu araniyor yaziyor boyle durumlarda cunku kapida) ve ertesi gun erkenden gidip begendigim kitaplari toplamakti. olmadi... zaten sonradan dusunduk. artik esyalar da gittigine gore kitaplari nereye sigdirip goturecektik ki? muhtemelen elimizde bulunan kitaplarla agirlik limitimizi doldurmusuzdur bile. yine kostur kostur hava alanina yetistik, bizi ittirerek ucaga soktular ve icinde konserve gibi bir saat beklettiler. madem ucusu erteleyeceksin, niye benim iki ayagimi bir pabuca sokuyorsun ki? bu benim ilk defa basima gelmiyor aslinda, cesitli hava alanlarinda defalarca son dakika kosulari yaptigimdan olabilir belki. yol arkadaslarim bilirler. simdi bunlarin hepsini halûk’la yapiyoruz. ona da yazik oldu. ama n’apalim, hastalikta ve saglikta, dar zamanlarda ve bol zamanlarda degil mi?

chicago aktarmali olarak portland hava alanina vasil olduk. hmm aradaki yolculugu da anlatmam lazim. chicago’dan sonra ucaktan izledigimiz manzara muthisti. ozellikle de oregon’a yaklasinca... yemyesil ve daglik bir yer sekli vardi ayaklarimizin altinda. zirvesinde hala kar olan daglar goz hizamiza kadar geliyordu neredeyse bazi yerlerde. hele bir tanesi vardi ki, gozlerimizi alamadik gecip gidene kadar. basi dumanli bir dagdi turkulerdeki gibi, sipsivri bir zirvesi vardi karla kapli. bembeyaz yuzeyi guneste parildiyordu kristal gibi, harika bir goruntuydu kisacasi. fotograflar cektik bir cok.


hood dagi

sonra inise gecti ucak. birden sol gozume bir agri girdi bicak gibi. sonra gozumun ustune, beynimin sol tarafina yayilmaya basladi. basimda korkunc bir basinc. ya beynim ya da damarlarimdan biri icerde patlayacak diye dusundum. sonra birden tansiyonumun dustugunu hissettim. beynimden asagi bir sicak bir soguk sular dokuldu, gozlerim karardi, kulaklarim ugulduyor. sonunda ne gorebilir, ne de duyabilir oldum. basimi bacaklarimin arasina alip beklemeye basladim. bir yandan soguk soguk terliyorum bir yandan sehadet getirmeye basladim. cunku bitti zannettim artik, zaman doldu gidiyoruz. neyse ucak indikten bir sure sonra ben de yavas yavas kendime geldim. once gorme ve isitme duyularim yerine geldi, sonra beynimin patlamayacagina kanaat getirdim. gozumun ustundeki acayip agri ve dayak yemislik haliyle oyle kalakaldim. o arada halûk’un da odu patladi tabii. sonra normale donduk. anladik ki hayatla aramizdaki ip zannettigimizden daha da ince ve bir o kadar da kalin. oyle tuhaf bi durum iste...

portland’a vasil olduk demistim. hava guzel olur, hirka ceket istemez demislerdi, kandirmislar. ruzgarli ve serindi. sehre nasil gideriz diye bakinirken uniformali, gencten bir cocuk gorduk kose basinda. gelene gidene bir seyler anlatip bilet veriyordu. biz de onunde olusan kuyruga dahil olduk. o da sehir merkezine gitmek uzere makinadan nasil bilet cikartilir gosterdi hic elini paramiza biletimize surmeden. meger sehirde dolasan tramvay kilikli bir alet varmis, adi da var hatta: max. max asagi max yukari diyorsun gerektiginde, tramvay diye hitap etmiyorsun alete. max bizi sirtina aldigi gibi sehirdeki kongre salonuna birakti. baktik her kose basinda hava alanindaki uniformali cocuktan var. herhalde max yeni cikmis, egitim surecindeler diye dusunduk ama sonradan arastirmadim yeni miymis. sizi de bilgilendiremeyecegim, uzgunum. bilen varsa yazar belki. bir de “street car” dedikleri bir sey var, o da ayni ama yorungesi baska, adi da yok hem, oyle garip garip dolasiyor. sehir merkezi sinirlari icinde kaldigin surece ikisi de parasiz. duraklarda dijital gostergeler var, bir dahaki aracin kac dakika sonra gelecegi yaziyor. belediyenin parasi cok demek ki. bir de sehir kucuk tabii. istanbul’da mumkun mu o kadar adami beles tasimak. bursa’da bursaray ilk hizmete girdiginde bir sure bedava tasidilar halki. insanlar minibuslerden, dolmuslardan vazgecsin de ona alissin diye. izdiham oluyormus o zamanlar, oyle demisti bilenler, binenler. off, daha geziyi anlatmaya baslayamadim bile. zekiye gibi gittim, geldim, yedim, ictim, yattim, sabah oldu kalktim seklinde yazma kaabiliyetim yok benim. ozet ozurluyum; soylemistim onceden de ve sozumun sonuna kadar arkasindayim. ama boyle olunca yazilar bitmiyor. bitmeyince buraya koyamiyorum. koymayinca yazmamisim gibi oluyor. halbuki benim de bir suru draft’im var shahika gibi. bu arada ben de okudugum herkese baglanti vereyim istiyorum ne zamandir ama, oyle cok ki... ve her gun hizla cogalmaya devam ediyor bu sayi. okumaktan yazmaya sira gelmiyor neredeyse. tamam, sadede gelelim mumkunse bir sureligine daha...

max’ten inince otelimizi bulmaya calistik resepsiyondaki adamin anlattiklarini uygulayarak. sayesinde -veya insafli olalim, yanlis anlasilmalar sayesinde elimizde iki koca cantayla sehrin bizi hic ilgilendirmeyen dogu yakasini dolastik ve bitirdik. nihayet sehri dogu ve bati yakalari olmak uzere ikiye ayiran columbia nehri’nin yanlis tarafinda oldugumuzu ve iki tarafi birbirine baglayan koprulerden birinden karsiya gecmemiz gerektigini anladik. anladik anlamasina da kollar koptu, dogu yakasinda kaldi. tum bu yorgunlugun ustune otobus duraginda enteresan kilikli bir adam yaklasip, "biliyor musunuz, su anda portland'in en tehlikeli noktasindasiniz, isterseniz size yardimci olabilirim, evimde iki odam var, buyrun oraya gidelim" demez mi? otele vardigimizda ikimizin de yuzunden dusen bin parcaydi. ben iceri girer girmez resepsiyondaki adama atladim, ama hincimi alamadan ozur diledi, ben de kaldim oyle tabi... neyse odaya varip esyalari attik, bes dakika dinlenip gecici olarak calisir vaziyete geldikten sonra karnimizi doyurmak icin bir yer aramaya koyulduk. aa soylemeyi unuttum, max'te ve indikten sonra ellerinde acilir kapanir sandalyeler, piknik sepetleri, battaniyelerle halki akin akin bir noktaya sokun ederken gorduk hep. birilerine sorunca bugun "starlight parade" var dediler. gece resmigecit varmis. otele yaklasinca bir de baktik ki gecen resimler bizim otelin dibinde. adam resmigecit sokagindayiz deseydi hic degilse halk akinini takip ederek kolay bulurduk oteli... kizmamin sebebi biraz da oydu ama dedigim gibi biri ozur dileyince hik diye kaliyorsun. neyse disari cikar cikmaz bir eglence bir cumbus, mutlu mesut bir yigin insanla burun buruna geldik. coluk cocuk genc yasli herkes gelmis. birkac sokak yuruyunce bir de acik bir lokanta bulduk, hemen keyfimiz yerine geldi. diger butun yemekciler kapaliydi, bu adam lubnanli imis. toren var diye bugun gec kapatiyoruz dedi. o tarafli insanlar uyanik iste, o birkac saat icinde digerlerinin muhtemelen birkac gunde yaptigi hasilati yapti. sonradan anladik ki bu sehirde saat on bucuktan sonra disarda yemek yemek pek mumkun degil. asci evine gitti deyip kapidan ceviriyorlar insani o saatten sonra. vakit gec oldu diye corba icelim dedik, bi baktik ki mercimek corbasi var. bizim ezo geline benzer ama yesil mercimekle yapilmis bir corba geldi. afiyet oldu bando sesleri arasinda. yemek biter bitmez gecidin tadini cikardik. cok eglenceliydi. lise bandolari, cesitli sirketlerin maskotlari, yerel kiyafetleriyle etnik gruplar, korsan kiligina girmis sivil dernek temsilcileri.... kilik kiyafet degistirmis bir dunya insan... orda da bol bol fotograf cektik. en son sehir calisanlari, yani polisler, itfaiyeciler, saglik calisanlari arz-i endam etmeye basladi, en sonunda da cop arabalariyla arazozler. bunlar bir tasla iki kus vurdu, bir yandan gecide katilmis, bir yandan da ortaligi temizlemis oldular.


sag alt kosede, arabadaki ufaklik onca gurultunun icinde uyuyakalmis

otele dondugumuzde saat bir olmustu. bizim geldigimiz yerde ise dort. uyku gozlerden akmasin diye hemen kapaklari kapatip cabuk cabuk uyuduk. yarin erken kalkip yol alacaktik...

6 yorum:

Blogger MERTCAN der ki...

Lisede iken ingilizce hocamız koltuğunun altında her gün bir kitap taşırdı. Amerika'da veya İngiltere'de basılmış ingilizce bu kitaplarını bazen bize de verirdi. Ben kitapların baskı kalitesine , sayfalarının ve cildinin mükemmelliğine hayran olurdum. Kitaplar nerede ise bir tuğla kadar ağır olurdu. Yani kitabın okunması için fiziksel olarak ne gerekiyorsa yapılmıştı.Ben o kitapların hayranıydım. Bu kitapların çok pahallı olacağını düşünüyordum, ama hocamız bize kitapların yurt dışında çok ucuz olduğunu söylerdi.
Bir kaç gündür yazınız öyle duruyor , yorum yapan yok hadi ben bir şeyler söyleyeyim dedim , bunlar geldi aklıma.

15/6/05 02:15  
Anonymous Adsız der ki...

Tamam anladik ordan oraya felan gidiyorsunuz, basiniza da gelmeyen kalmiyor bu arada... da... Ne zaman donus var kardesim???
gokcen

15/6/05 04:58  
Blogger zekiyee der ki...

ak ile sana yorum yapmaya geldik. kitaplardan bahsedince aklıma seninle tüyap kitap fuarına gidip bir sürü kitap almamı ve sonra da borsaya gidip yemek yememiz sonra da onları zorla taşımamız aklıma geldi. arkadaşım canım benim ne zman geliyorsun İnşallah?

18/6/05 15:51  
Blogger ak der ki...

handancim emegine saygisizlik gibi oldu ama bir kac gundur nate zaten giremiyorum.girdigim zamanlarda da zaten seninle ve esengulle sohbet ettik.cok sukur bugun okuyabildim.gerci bu aksam da zekiyeyle konustuk ama birbirimizden izin isteyip yorum yazmak uzere ayrildik.
kitap konusunda ne kadar gozun karadir bilirim,kitap alisverisi kadar beni mutlu eden baska bir alisveris malzemesi bilmiyorum.okuma konusunda da alisi kadar israrli olmaya calissam da olmuyor iste...
gecmis ama ben yine de binlerce kez gecmis olsun diyorum.evet dedigin gibi cizgi ince oldugu kadar bir anda kalinlasabiliyor da.ince oldugunu hissettirip tekrar kalinlastirmak Allahin bir hikmeti aslinda.
gokcenin ve zekiyenin donusle ilgili coskulu sorularina katilamamak ne kotu...ben sadece hayiflanarak sorabiliyorum;offf ne zaman gidiyorsunuz????

18/6/05 15:59  
Anonymous arzu nun laylası der ki...

hala oda boşalmadı mı???

23/6/05 18:09  
Blogger zekiyee der ki...

handancım ne zaman geliyordunuz? 28 imiydi? ben yarın nöbetçiyim. sizi karşılamayı çok isterdim ama heralde nasip olmayacak. en kısa zamanda görüşmek, sarılmak ümidiyle hoşçakal

27/6/05 01:47  

yorum yapmak istiyorum

<< Home