kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Pazartesi, Ocak 31, 2005

aceleci yil

gecen sene bu zamanlar, new york'tan bu alisik olmadigimiz eyalete tam tasinmak uzereyken birden bire turkiye'de bulunmamiz gerekmis ve hic hesapta yokken felekten bir bucuk ay calmistik... once yildiz'a kizmistik, bu gereksiz seyahate bizi mecbur biraktigi icin. memlekete donmenin sebebi geregi olmaz, kurban oluruz ikimiz de vatana millete -ustelik tam da kurban bayrami arifesindeydik; lakin o donemde boyle bir seyahat biraz zorlayacakti bu kurbanliklari. tum esyalari toplamak, onlari depolayacak yer bulmak, yeni baslanacak is yerindeki insanlara bir bahane uydurmak ve onlari ikna etmek, istanbul'da kalacak yeri ayarlamak, tum bunlari yaparken de akibetimizin ne olacagini bilmiyor olmanin keyfini cikarmak gerekiyordu... e haliyle zordu... dedigim gibi kizmistik yildiz'a cok...

sonra isler degisti. o soguk kis gunu, guzel istanbul'dan ilk nefesi cektigimiz anda kizginlik, bozgunluk kalmadi. bir baktik ki; yukarida saydiklarimin neredeyse iki kati isi (orada ailelerimiz, burada derya ve celal'in de nazik katkilariyla) bir hafta icerisinde halletmis olmanin rahatligini da arkamiza alarak, kar demeden kis demeden memleketin nimetlerinden faydalanmaya baslamisiz bile... isin guzel tarafi akibetimizin belli olmamasi bile bir tur nimete donusmus, bizi misafir makamina terfi ettirmisti. bayram, ozlenmislik, misafirlik, evli barkli olarak insan icine ilk cikis gibi faktorlerin hepsi bir araya gelmisti, dolayisiyla gel keyfimiz geldi... felekten bir bucuk ay caldik, demem de ondan. sevdiklerimiz sag olsunlar, var olsunlar bize unutamayacagimiz bir bayram yasatmislardi, hem de bir bucuk aylik bir bayram...

uzerinden tam bir yil gecmis olmasina hala sasiriyor olmakla beraber, son zamanlarda o gunleri anmaktan alamiyoruz kendimizi... umuyorum ki bu bayram sevdiklerinizle ve sizi seven, ozleyen, yolunuzu gozleyenlerle doya doya vakit gecirmek kismet olmustur ve insallah nice nice bayramlar boyle birlestirir hepimizi...

Pazar, Ocak 30, 2005

zzzzzzz...

yine uykudan once yaziyorum, ama bu sefer oyle yorgunum ki, bir iki satirdan sonra cumlenin orta yerinde uyuyakalmaktan korkuyorum desem yalan olmaz... anlasilacagi gibi bugun de hayli hareketli gecti. yalniz bu seferki hareket sportif ve kulturel faaliyetlerden degil, kendimizi cilgin tuketim toplumuna kaptirip gitmemizden kaynaklandi. malum, aklimizda donus planlari dolasip duruyor son zamanlarda. boyle olunca alisveris kacinilmaz oluyor tabii... atiyoruz kendimizi tuketici selinin icine, birakiyoruz kendimizi, basliyoruz ellerimizi acip kapamaya... eve dondugumuzde oltaya takilanlar kisa gunun kari olarak hanelere yazilirken, "bugun turkiye'ye bir adim daha yaklastik" dusuncesinin verdigi rehavet yorgunlukla birlesiyor ve gozlerimiz kendiliginden kapani... verrr...i...yorrrrrrrrr........ zzzzzzzzzz......

Cumartesi, Ocak 29, 2005

uzuuuuuuuuuun ara (her gun icin bir u)

dit dit diiit dit dit diiit dit dit diiit dit dit diiit... diii di dit dit diiiit... diii di dit dit diiiit!!!

tekrar merhaba sevgili kuzucuklarrr...

yukaridaki dit'ler hitaptan bagimsiz olsaydi, benim kafamda caldigi sekilde bir melodi canlanmayacakti herkesin zihninde... melodi demeye cagirdigimiz bin sahidin de isaret edebilecegi gibi, ne yazik ki yaziyla resim cizen, beste yapan zat-i muhteremlerden degilim... dolayisiyla ipucu destekli dit dit'lerle idare etmek durumundayiz. hala "nedir bu dit'ler kardesim" noktasinda bulunanlar icin joker ipuclarimizi veriyorum: adile teyze ve uykudan once... hadi bir tane de benim gonlumden koptu: blok flut ile calinmis en tatli uyku muzigi.

normal insanlar gibi konusmaya baslamadan once daha kac paragraf heba etmem gerekiyor bilmiyorum ama, tekrar deniyorum. haydi bismillah!

kurban bayrami'nin uzerimizden henuz kalkmamis olan etkisiyle mi, biz uzaktakilere mahsus yagan karla karisik hasret yagmurundan mi bilmem; halûk'la konusurken bugun kuzucuklar diye seslenmek geldi icimizden sizlere... biz kendi kendimize "bugune bugun koskoca yetiskin insanlar" oldugumuzu dusuneduralim, hepimiz annelerimizin kuzucuklariyiz hala... ana kuzusu olmaktan gayri ne var ki dogdugumuz andan bu yana sabit kalan, degil mi?

kuzucuklar deyince rahmetli adile teyze'yi anmadan gecmek olmazdi. adile teyze'yi, hele bir de uyumadan hemen once aninca ilkokul yillarimizin guzelim uykudan once programlari dustu aklima. muzikli uykudan once girisi yapmaya kalkinca da dit dit oldu... idare edin.

bu son haftada kendime dair bir problem daha kesfettim. (surpriiz!) anlatacak sey arttikca buraya yazma imkan ve ihtimalim azaliyor nedense. bunu problem olarak takdim ediyorum, zira anlatacak seyi olmayan insanin anlatamamasi gerekir, diye cilginca bir dusuncem var. yine bu mantiga gore hayat hareketlendikce yazma potansiyel ve frekansinin artmasi gerekiyor. potansiyele kadar her sey normal... frekansa geldik mi isler bozuluyor. ne zaman sessiz sakin hayatima geri donuyorum, o zaman kelimeler gemi aziya aliyor... mesela kurban bayrami ile ilgili yazmak istedigim oyle cok sey vardi ki. ama bir turlu kismet olmadi. ondan sonraki gunler ise bayrami yazamamis olmaktan kaynaklanan dayanilmaz agirligin azizligine ugradi. gel de cik isin icinden... eh, bu konuyu da kendine has bir paragrafta irdeleyip rahatladigimiza gore, en azindan bugunu yazmaya baslayabilirim herhalde.

sabah kahvaltimizi yaparken lige verilen aranin bittigine gayet memnun bir halde trt-radyo1 ortak yayini'ndan ilk hafta maclarini dinledik. sonra ebeveynlerimizi arayip meledik biraz, hala kuzucuk olabilmenin keyfiyle. arkasindan hazirlanip disari ciktik. once, artik bir odanin yarisini kaplayacak hale gelmis olan cam-plastik-teneke yiginini zor bela arabanin bagajina tikistirip geri donusum noktasina goturduk. onlari, donusunuz muhtesem olsun, dilekleriyle ugurladiktan sonra kutuphaneye gittik hevesle. ben bugun orada kitap satisi oldugunu zannediyordum, meger gelecek hafta imis. kutuphanede arada bir elden cikarmak istedikleri kitaplari 50 sent ve 1 dolar'lik etiketlerle satisa sunuyorlar. her zaman ilgimizi cekecek seylere rastamak mumkun olmuyor ama, heveslenmistik dedigim gibi, biraz hayal kirikligina ugradik. neyse ki bu kiriklik fazla surmedi; siradaki durak spor salonuydu. orada soyle de boyle idmanlar (ilkokulda ogrendigimiz bir sarkidan alinti (*)) yapip kaslarimiza kas kattik. tam ayrilacakken, bir de baktik ki genclere ayrilmis olan oda acik. bu oda gunun belli saatlerinde belli yas gruplarina ayrilmis olmasina ragmen, cogunlukla onlu yas grubuna ait genclere oncelik veriyor. baktik kimse yok, daldik iceri. maksat gencligimizi saclarindan yakalamak filan degil, langirt oynamakti. bu genc odasina bir langirt, bir masa tenisi, bir havali hokey (nasil tercume ama) ve bir de bilardo masasi koymuslar. n'apalim, bizden gunah gitmisti artik. gencler gelene kadar once langirt, sonra da masa tenisi oynadik. (daha dogrusu halûk oynadi, ben karsisinda durdum.) hos soran olsaydi on yedi ve on sekiz yaslarinda oldugumuzu soyleyecektik ama, gerek kalmadi.

gunun esas hadisesi ise aksam uzeri eve gelince gerceklesti. lahmacun yaptik!!! evet, hamuru meksikalilar'in tortilla dedigi bir cesit ince pideden ibaretti, tas firin yerine elektrikli firinda pisti ama, o lahmacun bizim lahmacunumuzdu! ustelik yaninda ayranimiz da vardi ve hic kimse o anda bizi dunyada bir yerlerde daha lezzetli lahmacunlar bulunabilecegine ikna edemezdi. cunku biz lahmacuna lahmacun demezdik, lahmacun bizim olmayinca...

bu sarhoslugun etkisi biraz gectikten sonra sira geldi geleneksel lezzet serisinden kazandibi'ne... (dr. oetker poset icerisindeki tatlilarina geleneksel lezzet diye hitap ediyor, ben de bize ettigi bunca iyilige binaen dokunmadim, aynen kullaniyorum.) tatli ve cay esliginde matris filmlerinin ucuncusunu seyrederek uyku saatini getirdik.

uykudan once niyetine ise uzuuuuuuuuuun aradan sonra ozlestigimiz dostlara bir selam edelim dedik, vesselam...

***
(*) coktan unuttunuz degil mi, yukaridaki yildizi...

zil caliniyor
ding dang ding dang dong
yeter calistik
duralim artik

basimiz agriyor
of of of aman
oyun isteriz
soyle de boyle idmanlar

ilkokula yeni baslamis cocuk icin boyle sarkilar yaz, sonra tembel diye sikayet et!

Çarşamba, Ocak 19, 2005

bayrama az kala

arife gunu geldi catti... kara gozlu, kinali kurbanciklar yaradilis gayelerine ermek uzere beklerken melesiyorlar... bu zamanlarda mideleri bosken guzel kokulari duyup yutkunan ufakliklari unutanlardan olmadigimiz icin sukrediyoruz... bayrama en cok onlar yakisiyor, bayam coskusu en cok onlara yarasiyor cunku...


pamuk eller buraya

mujde mujde!!

gecikmeli kartlarin tekmili birden bu sayida!!!

esengul'un gecikmeli karti nihayet geldi... ilkokuldayken, asagi yukari oynattikca uzerindeki resim degisen cetveller vardi hani; o sistemle calisan bir kart secmis esengul... oyle oldugu icin biraz karisik gorunuyor burada...



gokcen ise yilbasi kartini herkesten once gondermis aslinda ama ben size gostermekte geciktim. onun tebrik gonderdiginden haberimiz olmadigi icin bize tamamen surpriz olmustu. tam da new york'a gitmek uzere yola cikacagimiz sirada gelmisti surprizimiz. o anda halûk'un aklina karti tarayip bilgisayara aktarmak geldi. boylece sevincimizi sizinle paylasabilecektik. maalesef new york'ta gecirdigimiz surede internete baglanmak kismet olmadi, ben de anlatmak istediklerimi yazamadim. bu da bu sekilde gecikmis oldu. ama simdi tekmili birden!!



sevgiler ikimizden ikinize de...

Pazartesi, Ocak 17, 2005

eski dostun maceralari

simdi sizlere takdim edecegim enteresan kisilik cok eski bir dost... yillardir her adi gectiginde yuzleri gulumseten, belli muhabbetlerde kendine mutlaka yer bulan, egitim hayatimizin ta temeline damgasini vurmus bir dost hatta. ilk resim, ilk kargacik burgacik kelime, ilk heceleme denemesi... ilk kitap... ilkokul cagimizin bestseller'i, o zamanlarin harry potter'a rakip olabilecek tek nesriyati... kutuphaneleri devirsek ve okudugumuz her kitabi unutsak, unutamayacagimiz cocukluk emaremiz ve o gunlerden elimizde kalan en onemli delil, en siska tanik: cin ali!!!

bugun halûk, cok sukur, kendini daha iyi hissedince bahsettigi gibi bir iki saatligine calismaya gitti. donerken bana bir surprizi oldugunu soylediginde, cin ali aklimin ucundan bile gecmemisti. karsimda bizim copten adami gorunce oyle sevindim ki! akabinde ikimiz birden, "bundan mutlaka kirmizi bacali evde bahsetmemiz lazim" dedik... soyledim ya, gozumuzun bebegisiniz, sizsiz olmuyor... buyurun ilkokul yillarina:

cin ali'nin topaci
cin ali ile berber fil

isin guzel tarafi, ikimiz de ilk olarak topac macerasini okumusuz kucukken... seri basi filan miydi acaba?

cin ali'nin bu iki macerasini bir arkadasimiz elektronik posta olarak gondermis bugun halûk'a... bunlari elektronik ortama geciren esas kaynagi ise malesef belirtemiyorum. dusunup hayata gecirenin ellerine saglik...


cin ali'nin hayatindan bir enstantane

yukarida baglantilarini koydugum dosyalar powerpoint dosyalari, tikladiginizda karsiniza gelen pencerede "aç" dugmesini secmeniz yeterli. okurken sayfanin herhangi bir yerine tikladikca bir sonraki sayfa acilacaktir.

Pazar, Ocak 16, 2005

hain enflüanza

tdk sozlugune gore gribin, yani meshur influenza'nin bir karsiligi da bu imis, sifati benden...

halûk'cugum carsamba gecesinden beri buralari coktan ele gecirmis olan hain viruslerin bir kismina yataklik ediyor. boyle olunca kendisi de yataklik oldu malesef... ama kahramanlar gibi savastik, cok yakinda iman gucumuzle hepsinin basini virus gibi ezecegiz evvel Allah!

bu sure zarfinda bes adet film, dort cizgi film, bir dizi dizi film, bol miktarda cay-corba, ihlamur, halls ve yesil theraflu'nun hakkindan geldik, buralari istemeden ihmal ettik...

yoksa hala basimizin taci, gozumuzun bebegi, burnumuzun diregisiniz...

not: dun sevgili tuba'nin sesini duydum, mutlu oldum. onlarin da dilekler gibi mart ayinda bir kizlari olacakmis insallah. su dogum gunleri de olmasa yilda bir bile gorusemeyecegiz herhalde... mesafelerin cilvelerinden...

Salı, Ocak 11, 2005

pepenn, balonn balonnn!!!

bugun ucmayanlarindan iki adet balon haline geldigimiz uzerinde fikir birligine vararak spor salonuna tekrar kayit olduk. tam da bu aksam fena halde kar bastirdi. biz donene kadar evimizin hayli meyilli olan araba girisinin gecilmez hale gelmesinden korktugumuz halde, ortada kendimize, daha da onemlisi birbirimize verdigimiz bir soz vardi; spor salonuna gidilecekti. evelallah gittik, pek sportif olup, kazasiz belasiz evimize geri donduk. su anda kar devam ediyor, bizim donusumuz yollar gecilmez olmadan hemen once gerceklesti cok sukur.

hava cok soguk oldugu icin kartopu oynama hevesimiz de kursagimizda kaldi... daha dogrusu neredeyse kalacakti... garaja girip arabadan inince arabanin ustunde birikmis olan yaklasik bir karislik kar tabakasinin, bes dakikalik kartopu mucadelesine yetecek bir malzeme oldugunu test edip onayladik. kira kontratinda "araba garaji kuru tutulacaktir" tarzi bir ibare olmadigini umit ediyorum.

bu arada ogle ve aksam yemeklerinde minestrone denen, icine akla gelen her tur sebze, cesitli kuru bakliyat ve makarna konarak hazirlanan italyan usulu bir nevi corba yedik. yedik diyorum, cunku bu corba kivam itibariyla icilecek gibi degil. bizde boyle durumlarda ortaya cikan urun icin corba yerine sulu yemek ifadesi tercih ediliyor. ama tarif sahiplerine saygisizlik olmasin diye biz kendisine afiyetle corba diye hitap ettik.

4916 kere dusunmeli

bu sabah esengul'den gelen bir mesaj bayagi dusundurdu beni. kendisine gonderilmis bu mesajda bir gazete haberinden alinti yapilmisti. haber, israil'in yillardir en ince detayiyla yaptigi planlardan sadece birine dairdi. artik gazete okuyan herkesin (nasil oluyorsa) haberdar oldugu bu plan cercevesinde yahudiler ulkemizde, ozellikle doguda hizla toprak sahibi oluyorlardi. hatta bunun icin israil hukumetinin turk vatandasi olan yahudiler'i organize ettigi, son zamanlarda urfa'daki italyan hastanesi'nde israil vatandasi kadinlarin yaptigi dogumlarin -dolayisiyla da bu dogumlardan olan turk pasaportlu cocuklarin sayisinin tesadufi bir sekilde arttigi gibi rivayetler uzun zamandir ortalarda dolasip duruyordu.

yahudiler'in herhangi bir sey sahibi olmasi bence enteresan bir haber sayilmaz. nihayetinde dunyanin her yerinde, en guzel her seye sahip olan bireylerin olusturdugu bir topluluktan bahsediyoruz. enteresan olan, yillardir bu planini gizlice(!) uygulamaya calisan israil hukumetinin artik bu isi aleni yapabilir hale gelmis olmasiydi. bu da yabancilara toprak satisinin onunu acan 4916 sayili kanun sayesinde mumkun oluyordu. habere gore israil artik isi aleniyete dokuyor, hukumetten resmi yollarla toprak ve su istiyordu.

yabancilarin toprak sahibi olmasi yalniz bizim memlekete mahsus degil. (ayrica goruldugu gibi turk vatandaslari kullanildigi surece bunu durdurmak da pek mumkun degil. yapilacak sey farkinda ve uyanik olmak su anda) bu islere karsi olanlara sorarsaniz; yabanci sermayeye, azinliklarin herhangi bir dini faaliyetine, avrupa birligi'ne, turizmin ozendirilmesine, dinler arasi diyalog calismalarina ve bunun gibi daha bin turlu faaliyete karsilar. neye karsi cikacaklarinin hesabini da sasirmis durumdalar bana kalirsa. zira bunlarin bir kismi yeri ve zamani geldikce ortululere, zina yasasina, amerika ile iliskilere, araplar'la iliskilere, kurtce egitime, kurtce'nin yasaklanmasina, irak'ta askeri olarak bulunmaya ve bulunmamaya da karsi cikmislardi... onlari kendi huysuzluklariyla basbasa birakip, kendi endiselerime geliyorum. boyle bir yasa cikarilirken hicbir tedbir ve/veya denetlemeye yer verilmemis olduguna pek inanmak gelmiyor icimden. bu tur yabancilar meseleleri duzenlenirken cesitli sinirlamalar getirilir dogal olarak. koskoca kadroda bir Allah'in kulunun aklina gelmedi mi acep? ben bununla ilgili bir detay bulamadim internette, eger siz okuduysaniz bilmek isterim dogrusu...

bildigim kadariyla bu yasa, yapilan itirazlar sebebiyle su anda anayasa mahkemesinde gorusuluyor. bunu ne kullen ortadan kaldirmak, ne de hicbir tedbir, duzenleme getirmeden yururluge koymak akil kari gorunuyor. herkes gibi biz de stratejik alanlar, sinir bolgeleri, tarim alanlari, ormanlar ve tarihi bolgeler hususlarinda, bir yabancinin mulkiyet hakki nereye kadar gider babinda 4916 defa dusunup, kendi acimizdan kabul edilebilir bir kanun cikarabiliriz ortaya herhalde, degil mi?

Pazartesi, Ocak 10, 2005

koftehorun mutlulugu

bu aksam mutlu bir olay oldu. sokaktaki kofteciler gibi kofte ekmek yapip yedik aksam yemeginde. hic kofte yememis degiliz burada bulundugumuz muddetce, ama boyle kofte dumani kokulu, yarim ekmek ici kofte yapmak aklimiza gelmemisti. yaninda da acili salgam suyu, offff... oyle mutluyum ki yazacak kelime bulamiyorum. sabah kalkinca yine yazarim. iyi geceler simdilik. isine yeni gelmislere ise gunaydin... siz uc satirda kac kere "kofte" dedigimi sayadurun, ben ruyamda meshur yildiz koftecisine dil cikarip nanik yapacagim!

Pazar, Ocak 09, 2005

cocuklarin karma dili

su rehavetten guzelce bir silkinip kurtulmak lazim... havalar iyice sogudugundan midir, dortler bese donustugunden midir bilmem; evi bakimsiz biraktik biraz. ayip... dogru... hemen kollari sivamak lazim...

artik sifirin ustune cikmiyoruz pek kolay kolay. hele geceleri insanin burnunu dusurecek kadar soguk oluyor buralar. biz de burunlarimizi cok sevdigimizden hava karardiktan sonra evimizden ayrilmiyoruz mumkun mertebe. dun ve bugun mustesna. dun halûk'un bir arkadasi ve esinin evinde tam turk usulu bir aksam yemegine davetliydik. massachusetts eyaletinde, bulundugumuz yerden yaklasik bir saat uzaklikta oturuyorlar. yolda bir ara tipi bastirdi, goz gozu gormez oldu... dolayisiyla yolculugumuz biraz daha uzun surdu. sag olsunlar, cesitli hazirlik yapmislar, bizi bir guzel doyurdular. yedigimiz ictigimiz bize kalsin, ben gorduklerimi anlatayim... uzun zamandir pek fazla insan gormemis olmanin etkisiyle herhalde, bayagi koyu bir muhabbete daldik ev sahipleriyle kapidan iceri adimimizi atar atmaz. ayrilirken de onlar kapiyi kapatana kadar konusmaya devam ettik(m). onlarla olan guzel muhabbetin yaninda bir de evdeki iki cocugun maskaraliklariyla oyalandik. once cekingen davrandilar yabanci oldugumuz icin ama gecenin ilerleyen saatlerinde hayli acildilar. hatta bunlardan kucuk olani -ki kendisi bacak kadar degil, yarim bacak kadar bir sey, bir ara icerden kosa kosa gelip, "baba, baba! asta la vista beybiii!" diye bagirdi. hic beklemedigimiz icin cok eglendik tabii biz. sonradan, hadisenin abisinin basinin altindan ciktigini anladik ama, abi dedigim de 6-7 yaslarinda zaten. abi deyip de gozde buyutmemek lazim...

burada yasayan turkler'in cocuklari, ozellikle de burada dogdularsa ne dil konusacaklarini sasiriyorlar ve sonucta ortaya komik, melez bir dil cikiyor. cumlenin yarisi turkce, yarisi ingilizce kelimlerden olusuyor. cumle yapisini ise hic sormayin. bu ne kadar gelisiguzel gelse de insanin kulagina, belli bir zaman sonra cocuklarin kendilerine gore yazili olmayan bazi standartlari oldugunu farketmeye basliyorsun. mesela; anne cuys ver, diyor hemen hepsi canlari meyve suyu istediginde; i want some portakal suyu diyenine rastlamadim. veya cumlenin her tarafi turkce olsa bile renkleri mutlaka ingilizce soyluyorlar. blue kalem, green elbise seklinde... ilk baslarda, biraz da etrafta cok cocuk oldugundan bunlarin hepsi dikkatimi cekiyordu, pek egleniyordum. fakat simdi dusundum de, malesef gulup anlattigim orneklerin hepsini unutmusum. zamaninda bir kenara not etmek lazimdi...

dun aksam ziyaret ettigimiz aile, yazin bize misafir olmustu. ayrilirlarken evin babasi bahcede "tesekkur ederiz, bize de bekleriz, iyi aksamlar" icerikli son konusmalardan birini yapmaya calisiyordu binbir zorluk icerisinde. zira biraz evvel bahsettigim kucuk kiz babasinin dizine yapismis, ellerini de havaya kaldirmis mutemadiyen "kucak, kucak, kucak, kucak, kucak, kucak, kucak......." diyordu incecik sesiyle. en sonunda babasi sozunu yarida kesmek zorunda kalip kizini kucagina aldi, tam sozune devam edecekti ki, ufaklik minik kollarini babasinin boynuna dolayip tam bir zafer edasiyla gulumseyerek, "i like kucak!" dedi... onlari yolcu ettikten sonra uzun sure gulmustuk bu duruma. komsuya gulmemek lazim...

yine buna benzer olaylardan birini de halûk anlatmisti. eskiden kaldigimiz yerdeki cocuklardan biri ilkokula basliyor. turk aileler cocuklarinin okulda yediklerine cok dikkat etmek zorunda kaliyorlar dogal olarak ve onlara kendi beslenme cantalarinda bulunanlar disinda hicbir sey yememelerini tembih ediyorlar iyice. bizimki de bunlardan biri, ama belli ki anne babasina fazla soru sorup, detay ogrenmis biri. gunlerden bir gun beslenme saatinde, yaninda oturan amerikali arkadasi bizimkine kendi yemeginden ikram ediyor. bizimki geri ceviriyor hemen. amerikali cocuk nasil oluyorsa israr ediyor. bu da en sonunda dayanamayip, "I can't eat, it's not caiz" (yiyemem, caiz degil) diyor. 6 yasinda cocugun caiz kelimesini kullanmasina mi gulersin, amerikali'nin durumuna (dumuruna) mi. cocuk deyip gecmemek lazim...

bir de turk bakkalindaki biskuvilerin icinde en cok tutku'yu seven, fakat nedense bunu "tuthku" diye telaffuz eden bir tanesi var ki, biz bile sayesinde tutku diyemiyoruz artik. ikinci t'yi thank you'daki gibi peltek soyluyoruz otuzardan altmis yasinda iki koca insan... bir an evvel memlekete donmek lazim...

Çarşamba, Ocak 05, 2005

yeni yil kartlari


sevgili nazmiye'den

bugun posta kutumuzda iki kart birden bulduk! aslinda ikisinin de geleceginden haberimiz vardi, ama yine de cok mutlu olduk boyle bir arada gelince... birini annem seb-i aruz vesilesiyle ziyaret etmekte oldugu konya'dan gondermisti, digerini ise halûk'un kardesi nazmiye orada yasadigi icin istanbul'dan... yuzumuzdeki isiltiyi gorseydiniz, hepiniz kaleme kagida (ya da posta kartina) sarilirdiniz eminim... heh... mesajli bir yazi oldu; yil baslarinda mesaj vermek iyidir, iyi olmasa bile adettendir. adetlere sahip cikmak gerekir, ciktik, bu da iyi oldu...


annecigimden

Pazartesi, Ocak 03, 2005

şeher yeri

gecen hafta, hazir memleket rehavete kapilmisken biz de birkac gunluk bir tatil yapalim istedik ve carsamba gunu new york city'ye dogru yola ciktik. insan buyuk sehir havasini ozluyor aliskin olunca. genellikle stres kaynagi olarak siralanan trafik, gurultu, karmasa, kesmekes, kalabalik -ozellikle de kalabalik, bizim gibi orman icinde yasayan sade kasaba insanlarini mutlu ediyor tuhaf bir sekilde. kendimize utanmadan kasaba insani dedim ama, gercek kasaba insanlari bizim gibi degil tabii. buyuk sehir dedin mi gozleri buyuyor hemen, oturduklari yerden korkuveriyorlar new york city, boston, houston vb. seklinde adlandirilan canavarlardan. istanbul'u havsalalari bile almaz, biliyorum. dusuncesine bile katlanamiyorlar sehirde araba kullanmanin ya da vesait degistirip durmanin, o kalabalikta yuruyup yolunu bulmanin, her turlu insanla muhatap olmanin... bizse mutlu oluyoruz sehir havasini solumaya basladigimiz anda. tamam temiz hava, orman filan da mutlu ediyor insani ama, kendimizi tanimlayabildigimiz yer bizim icin kirli hava/sehir galiba; ondan mutlu ediyor bizi. yoksa hadiseye mantik cercevesinde bakarsak, gurultu ve kirliligin kisiye mutluluk vermesi pek de normal olmasa gerek...

dedigim gibi carsambadan itibaren buyuk şeherdeydik... kendimizi bulduk biraz, kendimize geldik. istanbul icin prova yaptik. sinir katsayimizin eski hizinda yukselebilirligini test ettik, onayladik. sıkı dur istanbul, dedik icimizden...

Pazar, Ocak 02, 2005

MMV

merhaba! biraz ani ve habersiz oldu ama, sizlerden bir sure ayri kaldik sevgili misafirler, kusura bakmayiniz... yine de sag olunuz, biz yokken ortaliga goz kulak olmus, odalari havalandirmis, ciceklerimizi sulamis, baliklara filan yem vermissiniz... pek nazik ve de pek yarayislisiniz, Allah her eve sizin gibi misafirler versin...

biz ancak bu aksam donebildik. anlatacaklar birikti... sizleri evden ayrilmadan hemen once hazirladigimiz yeni yil mesajimizla bas basa birakiyorum simdilik... mutlu yillarrrr!!!

yeni yil kutlamamizi seyretmek icin lutfen buraya tiklayin.