kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Pazartesi, Şubat 28, 2005

misir turnasi

misir yolcusu arzu karaman'la dun konustuk telefonda... plana gore bu aksam saat beste yola cikip sekiz civari kahire'ye ayak basacakti. hava alaninda kendisini karsilayacak olan sahis(lar)la birlikte kalacagi yere gidecek, yanilmiyorsam ismi aysegul olan ev arkadasi ile hasir nesir olacakti. sonra ne oldu bilmiyorum. basta esengul, aysegul ve zekiye olmak uzere ilgili ve bilgililerin bizleri haberdar etmesini onemle rica ediyorum. bilelim, bildirelim lutfen...

ona gitmeden once, blog dunyasinin misir kosesinden bildiren turk menseli sahislarin adreslerini yazip gondermeyi istiyordum. belki onlarin tecrubelerinden faydalanir ya da yazilanlarin gidecegi yeri gozunde canlandirabilmek acisindan faydasi olur diye dusunmustum. ama bir turlu firsat olmadi. onun da son gunlerde bilgisayar basina oturmaya firsati olmamis zaten. eh, iyi ki de bu firsatlari kacirmisiz. zira begendigim, bahsetmeyi dusundugum bloglardan ilki olan didem'in gunlugu'nde misir seyahatini anlatan asude, zehir zemberek bir kahire tecrubesi yasamis ve yasadiklarini tam da bu gunlerde yazmis gunluge. arzu karaman'in tecrubelerinin cok daha ic acici olmasini temenni ediyor ve merakla guzel haberlerini bekliyorum...

Cuma, Şubat 25, 2005

kazmalar elimizde, kurekler belimizde

dun kardan adamin akibetinden endise ettigimi soylemistim ya... belki merak eden olur diye yazayim dedim; sabah kalktigimda pencereden bakinca sanki kardan adama kat cikmisiz gibi gorunuyordu... dedigim gibi gecen gun gunes acmis, bizimki yana yatmisti, sapkasi da beraber. geceleri ise agaclarin arkasindan yukselen dolunayi gormek icin sag tarafina egiliyormus gibi bir hali vardi... bu sabah baktim, bi on santim daha kar yagmis ve bunun yine boyu uzamis (hala yamuk). sapka da kafasinin orta yerinde simdi tabii, ama bayagi komik bir goruntusu oldugu icin dokunmadik... bu arada gecen gun derya ile mesajlasirken beni cok eglendiren bir konusma gecti aramizda, ondan da bahsedeyim. derya almula'ya bizim kardan bekci'nin fotografini gostermis. gorur gormez bayilmis almula bu beyaz yumaga ve kendinden gayet emin bir sekilde "benim icin yaptilar degil mi?" demis annesine! ertesi gun de disardan kendisi kar getirmis eve, kendi kardan adamini yapmak ve fotografini cekip bize gondermek icin... hep diyorum ya, alem bu cocuk...

benimse gunum kosturmakla gecti hep. bir defa herseyden once kar yagdiginda yapmak gereken kar kureme isi var. bu memlekette emek cok pahali oldugundan, herkes kendi isini kendi yapiyor. evde herhangi bir tamir isi veya ekleme yapilacak, boya badana olacak, duvar kagidi kaplanacaksa bizdeki tekzen, bauhouse, praktiker gibi nihai tuketiciye yonelik yapi malzemeleri satan marketlerden ne levazimat gerekiyorsa tedarik ediliyor ve kollar sivanip ise girisiliyor. insanlar kucak dolusu para dokup evlerine kar kureme, cim bicme makineleri aliyor, kendi islerini kendileri goruyorlar. uzun vadede bu kucak dolusu para, adam tutmaktan daha ucuza gelmis oluyor. her ne kadar benim icim gitse de, biz buralarda hep kirada oturdugumuzdan boya badana gibi oyle uzun boylu projelere hic kalkismadik. ama evimizin onundeki karlari temizlemek zorundayiz mutlaka. cunku anlatmaya baslasam sonu gelmeyecek olan bir husus daha var ki, bu da her gun binlercesi acilan tazminat davalari... bu milyonlarca dolarlik bir sektor artik ve herkes herkese olur olmaz seyler icin dava aciyor. kisacasi, adamin biri bizim kapiya bir sey sormak icin gelse ve ben ona git desem, izinsiz bahceme girdigi icin suc islemis sayilacagi ve polis marifetiyle disari atilabilecegi halde, eskaza buzlu bir basamakta kayip dusse beni dava edebiliyor. hic bir tarafi kirilmasa da, psikolojim bozuldu, artik merdivenlere yaklasamiyorum tarzi abuk bir argumanla benden psikolog masraflari arti manevi tazminat gibi bir talepte bulunabiliyor. iste tum bunlardan dolayi kar yagdigi gibi, hemen kazmalar elimizde kurekler belimizde seklinde modifiye ettigimiz turkuyu cagirmaya basliyoruz... bunun disinda bir de, bakmazsan dag olup seni bulundugun yere hapsedebilecek potansiyeldeki yagis miktarinin da bir faktor oldugunu soylemekte fayda var...

bugun kosturdum diyordum kim sorarsa... zaten kosturmacanin onemli bir kismi tasinacak olmamizla ilgili idi ve tasinma detayini onumuzdeki gunlerde, gelismelerin seyri birazcik daha belirgin hale geldiginde/gelirse vermek istiyorum. simdilik kostuk, yattik, uyuduk, kostuk, yattik, uyuduk, kostuk..... diyelim...

bizim evin kar kureme makinesi.. kurekteki de kar degil, safkan buz

Perşembe, Şubat 24, 2005

muhammin/istimator/eksper... yok herhalde bunun turkcesi

bankadan biri gelip kirmizi bacali evimizin her kosesini gezdi sabah erkenden. elindeki deftere yazdi, cizdi, notlar aldi ve gitti... yakinda kira kontratimiz bitiyor. ustelik ev el degistiriyor. birkac ayligina da olsa yeni bir ev sahibimiz var simdi.

burayi birakip gidecegimiz gercegini ilk defa bu kadar net hissettim icimde... uzuldum... zaten oglen gunes de acti. kardan adam artik pizza kulesi misali yana yatik... bugun "yikilmadim, ayaktayim, vooov yasadim, yasiyorum!" sarkisi soyledi (hayir mahsun kirmizigul degil) ama yarin ne olur bilemem. gittigim her yere hemen alisiyorum ben. bu iyi midir kotu mudur karar veremiyorum boyle durumlarda... "gidilen -ve ayrilmak zorunda kalinan her yerde bir parca birakmak"tan dem vururlar hani... oyle bir sey...

Çarşamba, Şubat 23, 2005

cicek derya'si

yine basindan beri misafirimiz olanlarin hatirlayacagi bir sahsiyetten bahsedecegim simdi. bizi burada yasamaya ozendirip, sonra da terkedip kanada'ya kacan arkadaslarimiz derya ve celal, bir de cimcime kizlari almula vardi ya... iste onlarin derya olanindan.

bizi evlerine ilk davet ettiklerinde en cok dikkatimi ceken sey ciceklerinin bereketi olmustu. neredeyse her kosede, cesit cesit, hem de cok saglikli cicekler vardi. bu bolluk, cok istememe ragmen bir turlu cicek yasatamadigim icin bu kadar ilgimi cekmisti belki de... sonradan derya ile oturup bu konular uzerinde bir yigin fikir yuruttuk tabii... biriktirdigi turlu kitaptan cesitli bilgiler edindik beraber. daha dogrusu ben edindim, o tazeledi diyelim. simdi cicek deryasinda dolastikca edindigi tecrubeleri paylasacagi bir blog tutmaya basladi kendi mekaninda. gercek hayatta mutlu mesut oynadigimiz komsuculuktan sonra, simdi de bu faideli eseri komsu edinmek pek eglenceli oldu. iste derya'nin cicekleri...

Salı, Şubat 22, 2005

mehmet amca

bugun mehmet amca'nin dogum gunu imis meger... beyec ailesi aksam toplanip, pasta yiyecek ve happy birthday diye sarki soyleyecekmis. hakan abi oyle diyor... onlar soyler de biz eksik kalir miyiz?

iyi ki dogdun mehmet amcaaa!!!

mehmet amca'yi evimize sıkça misafir olanlar tanir, yolagzi koyu'nun web sitesini bulmam onun sayesinde olmustu, bahsetmistim... o mehmet amca, iste bu mehmet amca... hakan abi'nin ve melike'nin, hatta bir de naci abi'nin babasi olan hani. Allah hayirli uzun omurler versin sevenleri ve sevdikleriyle...

simdi dusundum de, insanin sevenleriyle sevdiklerinin esit kumeler olusturmasi ne buyuk nimet...

Pazartesi, Şubat 21, 2005

kardan bekci


gokyuzunde yalniz gezen yildizlar

daha once de muteaddit defalar belirtmeme ragmen yeri geldi, yine soyluyorum; bu memleketin kışı kolay kolay bitmiyor! daha dun ucurtma ucururken bugun yaptigimiz ise bak... iki hafta once cok soguk bir donemin ardindan hava isinmaya basladi, karlar tamamen eridi, sabahlari tatli tatli gunes acmaya basladi ve bu kandirikci gunes ikindiye kadar ruhumuzu oksamaya devam ettigi icin kuslar ve hava raporculariyla beraber biz de kandik, bahar geliyor sandik... bu durum bir bucuk hafta boyle surdu, hatta bir sabah kumrularin sesini duydum uyandigimda... ben kara bayilirim. sicak havada yapis yapis olup bunalmaktansa, usuyup lahana misali giyinmeyi tercih ederim varsa eger boyle bir tercih hakkim. (hic bir zaman da olmaz aslinda ve bu, ahalinin vucut ve ruh sagligi acisindan ideal bir durumdur.) ama simdiye kadar bahar geldigini gorup de ici kipir kipir olmayan insan evladiyla karsilasmadim. ben de bir insan evladi ve model itibariyla bir bahar cocugu oldugumdan, kis bitip tabiat canlanmaya baslayinca (ya da oyle zannedince) ayni havaya girdim, seviniverdim. lakin gecen hafta dereceler baliklama sifirin altina daldigi anda kuslarla beraber sevincimiz kursagimizda kaldi. dun de bahsettigim gibi buz gibi oldu yine hava...

bu sabah uyandigimda bahar hala gelmemisti, ama pencereden bakinca agzim kulaklarima yapisiverdi hemen; herrr taraf bembeyazdi zira... cocukken bu manzara tatil ve kartopu oynamaya delalet oldugundan zip zip ziplardik. simdi okul yok.. yine de insan kac yasinda olursa olsun, cocuklugunda kendini bu derece mutlu eden bir olaya gulumsemeden edemez, mumkun degil... (isin kimyasini da unutmadan normal sartlar altinda diye ekleyelim.) dolayisiyla agzim kulaklarimdan hic ayrilmadi bugun... hele bir de halûk'un erken gelmesinden faydalanip, birlikte bahcenin orta yerine koca bir kardan adam dikince zevkten iyice dort kose oldum... (bu normalde de koseli bir yapim oldugu anlamina geliyor sanirim... hmm... neyse, yok zarari...)

kis basladigindan beri kardan ordu yapacak kadar malzeme yagdi bahceye, ama kar halûk'un deyimiyle "kalitesiz"di hep. yani memleketimdeki gibi kartopu yerde yuvarlanmak suretiyle buyumuyordu, yapismiyordu kar topun ustune. simdiye dek hep kaliteli kar yagmasini bekledik kardan adam yapmak icin... yagmadi... kar taneleri soguktan hemen donuyor gibi bir hukme vardik sonunda. demek ki burada kardan adam yerde yuvarlanarak yapilmiyordu... bugun, bu sene bir daha sansimiz olmayabilecegini dusunerek, baska yontemlerle yaptik kardan adamimizi... yanina dikilip fotograflar cektik, geri cekilip seyrettik, bir muddet tadini cikardik bu eski arkadasin... cocuklugumuzdan beri boyle buyugunu yapmamistik ikimiz de...



nihayet iceri girmeden evvel yanina bir beyzbol sopasi sapladik ve evi ona emanet ettik. simdi kapinin onunde kirmizi bacali eve bekcilik yapiyor ve dolunayın altında piril piril parliyor...


dugmelerdeki iscilik ve detaya dikkat cekmek isterim

Pazar, Şubat 20, 2005

uc uc ucurtma

evden ancak ogleden sonra cikabildik bugun. zira fenerlibahce'nin muzmin taraftarlarindan olan sevgili esimle birlikte kayseri macini dinledik radyo1'den. macin en eglendigimiz kismi, devre arasinda kayseri'den celik kapi reklami yapildigi an idi. fakat takimi attigi yedi golun altisini son otuz bes dakikaya sigdirinca, halûk'u yeryuzune indiremez oldum. mactan sonra da devam eden bu ucma halinin etkisiyle kendisi dun aldigimiz ucurtmayi hemen denemeye karar verdi... ben de cok istiyordum kirmizi ucurtmayi bir an once vatanina kavusturmayi ama hava buz gibiydi. zaten halletmemiz gereken bir iki isten sonra ucurtmaya sira gelene kadar aksam uzeri oldu, montaj yaklasik on dakika aldi derken, gunes tamamen elini ayagini cekti ve hemen akabinde bizim el ayak buz kesti. elimiz ayagimiz gunesin eli ayagina pek muhtac su gunlerde, yakmiyor tabii de, hic degilse arada bir hohluyor. halûk'cugum uzerinde bulundugumuz yokusu her iki yonde bir muddet arsinladiktan sonra (ben de fotograf cekmek icin pesinden) soguk havanin ruzgarla olmazsa olmaz bir iliski icerisinde olmadigini kavradik ve bu sevdayi baska bir zamana erteledik. yoksa fotograf makinesi ile dondurdugum karelerden biri gercek olacakti; yerden bir miktar yukselmis kirmizi bir ucurtma, biri kosma oburu fotograf cekme pozunda donmus iki insan... neticede bu macera da "yeni ucurtmadan heves alma" basligi altinda beynimizdeki ilgili hucrede yerini almis oldu.


eyoooo!!

Cumartesi, Şubat 19, 2005

aşure yiyelim aşure konusalim

bugun on kisiye (kisiler musluman olacak) selam vermekte fayda varmis. oyle diyor bilenler... benim su durumda on muslumani (cogu gun on hiristiyani bile bir araya getiremiyorum) bir gun icinde gormem mumkun olmadigina gore siz kirmizi bacali ev misafirlerine sesleniyorum: Allah'in selami uzerinize olsun. ne iyi su teknoloji... ozellikle de az zamanda cok is basarmak isteyen tembel tenekeler icin.

selam; kelime anlami olarak emniyet, baris ve selameti ifade edermis. dolayisiyla muhatabina selam veren insan, "korkma, benden sana zarar gelmez" mesaji vermis olurmus. eskiden insanlar dagda bayirda yasadigindan, mecburen issiz ortamlarda birbirleriyle karsilasan insanlar, hele de tanismiyorlarsa selam sozunu duyunca rahatlar, karsilarindakine daha bir guvenle yaklasirmis... bu zamanda herkes her seyi soylediginden guven meselesi o kadar kolay halledilemez herhalde, ama selamin ozunun bu oldugunu dusunmek benim hosuma gidiyor. merhaba, korkma, benden sana zarar gelmez. turk filmi gibi biraz ama olsun...

aslinda amacim belirli gun ve haftalar askina asure gununden bahsetmekti. selam edeyim derken kendimi kaybettim. oncelikle asure gununuz mubarek olsun, pisirip dagitanlarin bereket niyet ve dualari kabul gorsun insallah... hatta olur diye umit ediyoruz; bugun cok pozitif bir gun cunku. tarihte bugun gerceklestigi rivayet edilen bir cok hadise temelinde sıkıntılardan kurtulmayi barindiriyor. bunlarin en meshur olani hz. nuh'un gemisinin icindekilerle birlikte tufandan kurtulup karaya oturmasi. zaten asure pisirme gelenegi de bu olaya dayandiriliyor cogunlukla. gemideki erzaktan kalan ne varsa hepsini bir kazana koyup pisirdikleri ve tufanzedeleri bununla doyurduklari soyleniyor. hz. adem ve hz. davut'un tovbelerinin kabulu, hz. suleyman'a hukumdarlik verilisi, hz. yunus'un baligin karnindan kurtulusu, hz. musa'nin kendini takip edenleri firavun'dan kurtarisi, hz. yakup'un oglu hz. yusuf'a kavusmasi, hz. ibrahim'in mancinikla atildigi atesin gul bahcesine donusmesi, peygamber efendimiz'in gecmis ve gelecek tum gunahlarinin affolundugu mujdesinin verilisi hep asure gunu gerceklestigi rivayet edilen hadiseler... muharrem'in 10'una rastgelen baska bir olay daha var ki, malesef bu seneler boyu insanlarin uzulmesine sebep olmus; hz. huseyin'in sehit edilmesi. hatta onun susuz kalmis olmasina hurmeten, eskiden bazi kimseler asure haftasinda kana kana su icmez, ancak bir iki yudum almak suretiyle hz. huseyin'in susuzlugunu hissetmeye calisirlarmis...

tum bunlari hepimizin cesitli kaynaklardan okumuslugu vardir mutlaka. ben de dun okudugum bazi kose yazilariyla hatirlayip, alintilar yaptim. bunlarin bir tanesinde yukarida anlattiklarimla beraber bir de asure sozlugu hazirlamislar; saray asuresi, asure testisi, asure teri, asure baklasi nedir anlatmislar... gunes ise kerbela faciasi adi altinda bir yazi dizisi yayinliyor uc gundur, ben de bugun babam soyleyince okudum. ilgilenenler dizinin devamina gazetenin ana sayfasindaki arsiv bolumunden ulasabilir.

son olarak muhtemel bir "asure yapmadim ben, nasil olacak" panigine ilac olarak portakal agaci'ndaki asure tarifinin adresini veriyorum: buyrun... biz tabii ki anne tarifi kullanacagiz... becerebilirsek bakalim...

Cuma, Şubat 18, 2005

tesekkur


soguk havaya ragmen bahari mujdeleyen, evde icimizi isitan kirmizi lale

sag olsunlar, var olsunlar, teveccuh buyurmus evimize yol gostermisler, mekanlarinda kendi misafirlerine adresimizi vermisler. seyahatname'sinde her gun seyr-u blog yaparak bir nevi amme hizmeti goren la panse, artik herkesin tanidigi portakal agaci'nin hatice'si ve blog'unda hikayeler duzen evimizin yepyeni misafiri zyn₪p... ucunuze de ayri ayri tesekkuru bir (uc) borc biliriz...

ayrica hollanda'dan enschede havadisleri veren deniz'e de tesekkurler... (19 subat)

Perşembe, Şubat 17, 2005

sebo fido dido


bugunlerde dogum gunleri girla... ben de kirmizi bacali evde yilin her gununu ilk defa yasadigim ve yazdigim icin hepsinden bahsetmek istiyorum. aslina bakilirsa on sene ustuste yazsam da, -ki bunun benim gibi istikrar dusmani bi insan icin ne kadar gercekci bir varsayim oldugu tartisilir, dogum gunlerini es gecemem herhalde. seviyorum ben dogum gunu kutlamayi, neme lazim... yeter ki saglik olsun da dogum gunleri kutlasin herkes...

on yedi subat, can dostum, kirk yillik arkadasim deyimine cuk diye oturan guzel ruh, hayatimda gordugum en rahat tabiatli sahsiyet, (ornek vermek gerekirse benimle birlikte 5-6 kisilik bir insan guruhunu kadikoy meydaninda iki saate yakin bir sure bekletmistir kendisi, normalde bir saati asmaz ama o gece saatler ileri geri alinmisti) hayatinin her yerinde yer aldigim ve benim hayatimin her alanina bulasmis ciger parcam sebahat'in dogum gunudur... arkadaslarimin cocuklari arasinda birlikte en cok vakit gecirme firsati buldugum ve bu yuzden yegen yerine koydugum, ilk goz agrim samer veledinin annesi oldugu gercegi ise tum bunlari en guzel sekilde tamlar ve tamamlar.

okuldayken cesitli kimseler ona sebo derdi. benim isim kisaltmaktan ziyade uzatmaya meylim oldugundan, cok gerekmedikce sebo yerine sebahat demeyi tercih ederdim. sebo dediysem de fido dido ile olan "kafiyeli ikili" hallerine kapildigimdan olmustur. sebahat, gazozdan cikmis olan, ucgen ve on bes cizgiden murekkep suratli fodo dido'yu pek severdi. onune gelen kagit parcasina, tahtaya, bahce duvarina, siralara ve daha akla gelebilecek her cizgi tutan yuzeye cesitli pozlarda fido dido cizerdi. guzel de cizerdi hani. butunlesmisti artik gozumuzde sebo'yla fido dido. aklima bu geldi simdi, o kadar yasanmisin arasindan. beyin iste, sagi solu belli degil ki...
evimizi duzenli olarak ziyaret edemedigini bilsem de, iste suraya yaziyorum: dogum gunun kutlu olsun on sekiz senede biriktirdigim kirk yillik dost... sevgiler dolu dolu...

foto sipsak


minicik ılgın'ın ilk fotografi

nihayet siteyi guncellediler... dilek ve ersin'e tebrik mesaji yazmak isterseniz buraya tiklayip hastanenin ılgın icin hazirladigi sayfaya baglanabilirsiniz. hakikaten de dilek'in dedigi gibi "cok tatli bu bebek"... tatli tatli buyusun, tipis tipis yurusun...

Çarşamba, Şubat 16, 2005

seni gidi seni!



bak su ılgın'a!! annesine baskin cikti derken, beni de (esasinda doktorunu) yalanci cikardi... mini mini ılgın, pazartesiye kadar sabredememis ve bu gece turkiye saatiyle 22 sularinda (21:56) dunyaya gozlerini acmis bile... dogum gunlerini annesi ile birlikte bir gun arayla kutlayacaklar, hep saglik icinde insallah...

sabirsizlikla acibadem sanal alem bekcisinin uyanip, isine gelmesini; sabah cay, kahve, muhabbet vesairesini halletmesini ve siteye emci ailesinin en taze ferdinin resmini koymasini bekliyorum.

simdi gelelim isin detay kismina... dun aksam (turkiye'ye gore gece yarisindan sonra) yemege gitmek uzere yoldayken telefon biip dedi, sesli mesaj geldi anlaminda. yol agaclik ve bir nevi dag basi oldugundan kapsama alanina ce eee deyip deyip kaciyorduk, bir cekiyor bir cekmiyordu telefon, dolayisiyla arayan kisi mesaj birakmis. dinledim, birisi "merhaba ..... ben, .... dogdu" demis ama kesik kesik geliyordu ses, iyi anlayamadim. halûk'a biri dogmus galiba derken, tekrar dinlemeye calistim ve birkac saniye boyunca aklimdan dilek hic gecmedi. herhalde pazartesiye sartlandigimdan ve dogum yapmis bir dilek'in bizzat arayabilecegini dusunemedigimden. fakat bir iki saniye icinde ikimizin de akli basina geldi, ayni anda "dilek!??" dedik. bu arada mesaj tekrar etmeye basladi, "merhaba dilek ben, ılgın'ımız dogdu, onu haber vereyim dedim size, gorusmek uzere..." acayip heyecanlandik, hemen kenara cekip aradik. dilek, "cok tatli bu bebek" diyordu surekli... bir de kocamanmis dedigine gore, 3 kilo 700 gram! masallah, tebrik ederiz, operiz, severiz onu deyip kapattik telefonu. o anda orada olabilmeyi nasil istedik anlatamam... ama sesini duymakla yetinmek lazimdi... biz aradigimizda uyuyordu ılgıncık... tabii, cok isler becerdi o bugun, kolay mi? hem uyuyacakti da oyle buyuyecekti, oyle diyor annelerin ninnileri...

simdilik emci cephesinden bildigimiz havadis bu kadar... resmini bulursam, onu da gosteririm size en kisa zamanda. dilek ve ersin'e bizi haberdar edip, bu aksam boyle mutlu ettikleri icin tesekkurler ve bol tarafindan tebrikler, sevgiler...

Salı, Şubat 15, 2005

dilek dogar dogmaz...

dilek'le kirkimiz karismis bizim. o zamanlar annelerimiz birbirini tanimis olsa sutkardes olabilirmisiz yani... boyle dogum gunleri birbirine yakin olan kimselerle karsilasinca aklima ilk once bu gelir benim... kucukken tarih dersinde hep gecerdi, din dersinde de... ortalik sutanne, sutkardes ve sutevlatlarla doluydu. bir de bizim meshur sutoglan var ki, o apayri... hani su sener abi'nin kendisini de babasini da sevmedigi zat. simdi tdk'nin sozlugune baktim, sutkimseler birlikte mi ayri mi yazilirmis acep diye, goruldugu gibi birlikte yazilirmis onu hallettik; bu arada yeni bir kelime ogrendik: sutbaba! tabii sutannesinin kocasina amca diyecek hali yok cocugun, samimiyetsiz olur demisler herhalde... insanlarin sut marifetiyle kardes/evlat edinmesi oldum olasi ilginc gelmistir bana; bu munasebetle yeri geldi, irdeledim, iyi oldu...

diyecegim o ki; bugun pek sevgili arkadasimiz dilek'in dogum gunu... isin enteresan tarafi haftaya pazartesi gunu kismetse ikinci dogum gununu kutlayacak. bu dogum gunu baska dogum gunu ama; dilek o gun nur topu gibi ılgın'ın annesi olacak... insallah... bazen kendi aramizda da konusuyorduk zaten, bu kizin her isi organize, cocugun dogum tarihini kesin planlamistir diye... nitekim neredeyse kendi dogum gununde baglayiverecekmis hadiseyi. fakat ılgın santimetre olcekli haline bakmadan baskin cikti, aferin kerataya...
dogum gunun kutlu olsun dilek'cigim... dilegimiz, dilek'imizin ersin'i, ılgın'ı ve tum sevdikleriyle saglik ve huzur dolu nice on bes subati yuzunde kocaman bir gulucukle karsilamasidir... bir de dostlugumuzun daim olmasi... sevgiler yurekten...

dilek ve ersin'in muhtemelen boyle kaykila kaykila oturduklari son fotograflari

Pazartesi, Şubat 14, 2005

kiz ve soba

hafta sonu yine goz acip kapayincaya kadar gecti... insan yaslandikca zaman daha hizli gecer derler. son yillarda bana da oyle geliyor. zira oyle cok sık guncellenen bir bilgi olmadigi halde, yasimi sorduklarinda birden bocalayip, ya gecen yil geride biraktigim ya da onumuzdeki yil bitirecegim yasi soyleyebiliyorum. bu da, daha yeni yasa adapte olamadan koskoca yilin tukenmesinden kaynaklaniyor. yine de bu hizin yasla arttigina emin degilim. su dunyada uc bes sene yasamis herkes, zamanin keyfine gore uzayip kisalan bir meret oldugunu bizzat tespit etmistir muhakkak... hatta ben boyle bir paragrafa baslayip bitirmek icin debelenmeyeyim diye, topragi bol olsun einstein, "bir adam guzel bir kizin yaninda bir saat otursa bir dakika, sicak bir soba uzerinde bir dakika otursa bir saat gecti zanneder." diyerek zamanin goreceligini gayet guzel anlatmis. demek ki, hazira konup baska lafa atlama zamani.

persembe aksami spor salonundan cikista halûk'la paltolari astigimiz yerde bulusacaktik. onu uzaktan gorunce kollarimi havaya kaldirip "pizzaa!!" dedim. cunku oyle sozlesmistik onceden. spor yapip pizza yiyecektik. o sirada yurumeyen bisikletlerin birinin tepesinde ha babam pedal ceviren kanter icinde kalmis bir adam "tam isabet!", dedi, "egzersiz sonrasi icin cok uygun bence." biraz eglenip, ona gecen hafta gordugumuz asagidaki resimden bahsettik ve ayrildik. ama merdivenlerden inerken sevgili esim, "rezil ettin bizi" dedi. galiba bundan sonra mumkunse o civarda benimle gorunmemeye gayret edecek.

bir de o gun su blog'unda yazdigim yazi icin tesekkur etmis ve evimize baglanti vermis. sag olsun... esasinda tam da lazim oldugu zamanda bana ilham olduklari icin hem ona hem hatice'ye benim tesekkur etmem gerek. boyle icten yazdiklarini gorunce, "ben de isterim bundan" diye dusunuyor insan kendiliginden...

cuma, gunun neredeyse tamami kutuphanede gecti... firsat buldukca gidiyorum ilce kutuphanesine, eve cok yakin. buradan ayrildigimizda en cok ozleyecegim ve arayacagim sey bu olacak sanirim. bizdeki kutuphanelerin durumu nasil acaba? ben halk kutuphanesine gitmeyeli hayli zaman oldu, ama son gittigimde durum cok da ic acici degildi. insanlarimiz (turk insani) okumuyor sikayetini duymak oyle sacma geliyor ki bana... ve oyle ucuz ki bu sikayet nagmeleri. aglamak yerine gozlemek ya da yayinevi yalakaligi yapmak yerine halka hizmet etmeyi dusunmek zor tabii... kucumseyip burun kivirmak hele en kolay, en gurur oksayici olani... ama devlet dirdir, bakanlik virvir, kutuphane muduru zirzir... senin katkin nedir? ehemm, ben bugune bugunn korsanlari lanetledim! aferin sana!

cumartesi gunu misafircilik oynadik. bizim meshur komsu, hani su bizimkilerin onune Allahuekberr! diye haykirarak atlayan rick'in esi tulay hanim ogleden sonra beni cay icmeye cagirmisti. tabii cay bahane, esas amac buradaki turkler'in henuz karsilasmadigim kismiyla tanismakti. biraz gec oldu ama, gec olsun guc olmasin, siarini dustur edinip gittim. muhabbet muhabbet muhabbet... geri geldim. daha once de bir kere soylemistim. ormanda yasayan (temelde) sehir cocugu, insan icine cikinca asiri sosyal (geveze) davranislar sergileme egiliminde oluyor. konusmalarin cogunu yaptigin gibi, yorulmasinlar diye onlarin repliklerine de sarkiyorsun arada... aksam yemegi icin ise halûk'un is arkadaslarindan birine davetliydik. yemekten once dua etmemizin bir sakincasi var mi, diye sordular. yok dedik dogal olarak. zannettim ki kucuk ev'deki gibi el ele tutusup, sonunda da hep beraber "amen!" diyecegiz... ne kimse elimden tuttu, ne de amen diyen oldu. sadece evin erkegi yiyeceklerimizi kutsadi. ben yine de hevesim kursagimda kalmasin diye icimden soyledim. baligin yaninda muzlu ekmek (kek), mandalina, kavun ve haslanmis havuc ikram ettiler. kendi kendime tatliyla ana yemegi beraber yiyorlar, ne tuhaf diye dusunurken sofra toplandi, tabaklar degisti ve tatli olarak cikolatali kek ve dondurma geldi??? meger muzlu ekmek ve meyveler balikla beraber yenecekmis. turkler'den baska hic kimse agzinin tadini bilmiyor kardesim. artik iyice kanaat getirdim!

pazar gunu ise genelde tembellikle gecti. amerikanvari baslayan hafta sonuna bir istikrar getirmek amaciyla cin yemegi ismarlayip film seyrettik.

Perşembe, Şubat 10, 2005

2000.


2000. misafir odulu

efendiiim... saat 20:06 itibariyla iki bininci ziyaretcimizi de agirlamis olduk... kendisine hayatin her alaninda basarilar diler, hak ettikleri odullerini gururla takdim ederiz...

not: teknik olarak iki bininci ziyaretci demek dogru degil aslinda, iki bininci ziyaret demek lazim. dunyanin dort bir yanindan iki bin ayri adam gelip de misafirimiz olmadi tabii ki... olsun, maksat odul dagitmak degil mi...

kufur-bilmez, sopa-atmaz, bastan-savmaz, ornek komsu!

komsu deyince hep o bildik tekerleme geliyor aklima.. dun yazarken de yine aklima ve agzima takildigi icin, basligi "komsu komsu, hu huu!" diye attim ister istemez... klavye kendiliginden yazdi desem yanlis olmaz. komsu yazinca gerisi geliyor. yattim kalktim hala tekerliyorum, yazayim bari, belki gecer...

- komsu komsu, huu huu, oglun geldi mi?
- geldi.
- ne getirdi?
- inci(k) boncuk...
- kime kime?
- sana bana.
- baska kime?
- kara kediye.
- kara kedi nerde?
- agaca cikti.
- agac nerde?
- balta kesti.
- balta nerde?
- suya dustu.
- su nerde?
- inek icti.
- inek nerde?
- daga kacti.
- dag nerde?
- yandi bitti kul oldu!!!

ben de hep kul nerde acep diye merak ederdim kucukken... bir de kedi agac dustukten sonra nereye gitti, onu sorsana! baltayi bulup ona soracak herhalde akli sira??

Çarşamba, Şubat 09, 2005

komsu komsu, hu huu!

blog faslina devam...

blog; aslinda weblog kelimesinin anlam veremedigim bir nedenle kisaltilmis ve oyle guduk kalmis sekli. web kayitlari, web gunlugu gibi bir anlam ifade ediyor ve teknik bilgisi yok denecek kadar az olan bir internet kullanicisinin dahi sanal alemde dikili agaci olmasina imkan veriyor. bu sayede hic programlama veya kod bilgisine sahip olmadan bir internet sitesi olusturmak, ustelik bunu istenen sıklıkta guncellemek mumkun oluyor.

gecen gun de bahsettigim gibi, iletisim atesiyle yandigimiz soz konusu doneme rastgelen gunlerden bir gun internette dere tepe gezinirken kesfettim blog dunyasini. bu blog lafi karsima ne sekilde cikti da ilgimi cekti, hic hatirlamiyorum. ama dogrusunu soylemek gerekirse, saga sola biraz bakindiktan sonra bu isin bu derece yaygin oldugunu gormek, gunun hatirli bir kismini bilgisayar karsisinda geciren kimseler olmamiz hasebiyle beni hayli sasirtti. herhalde bir nevi blog uykusuna yatmistik. eh, muhim olan lazim zamanda uyanmis olmamizdi...

ilk karsilastigim veya belki de ilk dikkatimi ceken turkce blog'lar portakal agaci ve sugibi oldu... ikisini de gorur gormez basindan sonuna kadar okuyup bitirdim. hala daha, bugun ne yazmislar diye merak edip ugruyorum hemen her gun.

baslangicta isminin guzelligiyle dikkatimi ceken portakal agaci; aslinda daha once kirmizi bacali ev'de dile getirilen bazi isteklerin tam cevabi. siteyi ozene bezene hazirlayan hatice; en cok annesi, arada bir de ablasi ve teyzesiyle birlikte yasadigi mutfak maceralarini gunluk olarak kaydediyor. her macera, daha dogrusu bizim haberdar oldugumuz her macera en az bir tarif ve yeme de yaninda yat dedirtecek nefislikte bir fotografla sonuclaniyor. ziyaret etmenizi hararetle tavsiye etmekle beraber, bu ziyaretin ac karnina olmasi durumunda olacaklardan mesul tutulamayacagimi bilhassa beyan ederim. buna gore portakal agaci dozunu acikliyorum: gerekli malzeme ve sabir varsa yemeklerden once, yoksa yemeklerden sonra doyana kadar...

gorur gormez ismine tav oldugum bloglardan digeri sugibi-gunluk hayat. su, fena halde matrak bir hatun kisi, blogu da bir nevi gunluk... bu gunlukte esine kedi diye hitap ediyor, hayatinda olani biteni, kizip mucadele ettigi envai cesit insani, okudugu kitabi, hatta yedigi ictigini, kisacasi kendisinin de soyledigi gibi aklina geleni yaziyor. aslinda kim oldugu hakkinda hic bir fikrim olmayan bu insan gunluk hayatindan bahsederken kirk yillik arkadasimla sohbet ettigim hissine kapiliyorum, acayip de egleniyorum. sonra da sasiyorum kendi kendime televizyonda birilerini gozetleyenleri hic anlamayan biri olarak... hatta isi abartiyorum, su ruyama giriyor... benim meshur bilim kurgu/macera turu ruyalarimdan birinde silah arkadasi olup, dusman puskurtuyoruz. blog'undaki mucadele performans ve potansiyeli dimagimda yer etmis olacak... uyaninca halûk'a anlatiyorum, guluyoruz. onun da haberi var sugibi'den, kedi'nin askerde oldugundan... arada soruyor; kedi'nin su'yu ne yapmis, gormeye gitmis mi onu, gorusebilmisler mi, diye. ben su'yun (su'nun?) kedisi diye dusunurken, o kedi'nin su'yu diyor... enteresan geliyor... yine guluyoruz... kisacasi sanal gelmiyor artik su bana... kendi arkadaslarimdan daha cok haberdarim onun hayatindan... ve onemsiyorum gercekten de... keske bizimkiler de girisse bu blog isine, onlardan da boyle surekli haberdar olsak, diye dusunuyorum sık sık...

ustunuze mi alindiniz yoksa? alinin alinin!..

Salı, Şubat 08, 2005

yarinin enerjisi



blog nedir, nereden gelir, nereye gider, bize ne faydasi vardir, hayatimiza ne munasebetle girmistir, girmistir de iyi mi olmustur muhabbetine daha onemli bir haber vermek uzere ara veriyorum bugun.

dun aksam heyecanlandim ben bayagi ve mutlandim bol tarafindan. zira sevgili esim meshur oldu! yok yok, sanirim artik sayin esim demeliyim... aksam halûk elinde okulun gazetesiyle gelince gayriihtiyari ilk sayfaya gozum ilisti. baktim, sanki fotograftakini bir yerlerden gozum isiriyor. iyice baktim, aaa hakikaten isiriyor... uzun lafin kisasi kendisi bas sayfa guzeli oldu dun. okul gazetesi dedim diye karamursel sepeti sanmayin ha, kampuste toplam 114 ulkeden 26 bin 629 ogrenci var! haberin bulundugu sayfanin adresini tabii ki verecegim; buyurun tiklayin. gordugunuz gibi kendisinden yarinin enerjisi diye soz etmisler, ne kadar gurur duysak azdir...

fotografta sanki biraz bilim kurgu romanindan firlamislik havasi var ama olsun. zaten hepimiz oradan firlamadik mi?

babacigim



sekiz subat... Allah hayirli, saglikli ve uzun omur versin; bugun derunumdaki kahramanin, babamin dogum gunu... hayatimin ve karakterimin sekillenmesinde en buyuk emek sahiplerinden biri... baba hakki odenmez, sevgisi tukenmez, yurekteki yeri tarif edilmez... ee, bicare kelam neylesin?

dogum gunun kutlu olsun, varligina hamdolsun babacigim...

Pazartesi, Şubat 07, 2005

blog dunyasi

en son, gecen yilki mecburi tatilimizden soz etmistim, hazir baslamisken biraz daha devam edeyim...

dogrusunu soylemek gerekirse, turkiye'de krallar gibi agirlandiktan sonra yeniden yaban ellere donmek bir miktar agir gelmisti bize... hayatin hengamesinden kafayi kaldirip da insani asil neyin, nelerin mesut ettigine dikkat buyurmak, su her seyin su gibi akip gittigi cagda bir nevi luks kategorisine giriyor. hadi insanoglunu neyin mesut ettigi felsefesinden gecelim, kendi saadetimizin temel kaynaklarini bile dusunmeye ayiracak vakit bulamiyoruz biz bilgi cagi sakinleri. dusunsek de sanal kaliyor bu fikir kirintilari cogu zaman. iste bu ahval ve serait icinde herkes gibi biz de kostura kostura hayat tekerlegini cevirip dururken, birden gozumuzun onunde birbirine dik vaziyette iki el beliriverdi... ilk bakista bize de tuhaf, gereksiz ve zamansiz geldi bu mola. bizim meshur tekerlegin molaya ragmen pekala donmeye devam ettigini hayret ve ibretle seyrettikten sonra ise, su kisacik omrumuzde bilmem kacinci kez gorduk ki, gerek ve zaman kavramlarini tanimlamanin bin bir turlu yolu var...

neyse uzatmayalim, bu mola ilkokulda sira olurken duymaya alistigimiz "hizaya bak!" komutu gorevini gordu bizim icin... onceliklerimiz, istek ve dileklerimiz once birbirine girip, sonra tekrar sira sira dizildiler, hizaya baktilar bir nevi. burada bizi bekleyen firsatlarin onca susune pusune, albenisine ragmen, turkiye'deki son gun birbirimize bakip, "donmesek mi" dedik, kendimizi de sasirtarak... evet, tatil gibiydi o gunler ve tatiller de gercek dunyayi yansitmaktan hayli uzaktir mesguliyetler kadar, farkinda idik bunun. ama "sonra da olur" deyip ertelediklerimize "once de, simdi de, sonra da" ihtiyac duydugumuzu, asil bunlari ertelemenin luks oldugunu hatirlamamiza vesile oldu bu surec hic degilse...

donup de, tasinma, yerlesme, yerlestirme vesaireden olusan, bizim icin artik vakayi adiye haline gelmis ve yakinda bir yenisine girisecegimiz fani isler silsilesini alnimizin akiyla bertaraf ettikten sonra; uzakta olusumuzdan kaynaklanan eksikligi bir nebze olsun tamamlama imkanini arastirmaya basladik... kacirdigimiz sey esas itibariyla diledigimizce paylasmakti. o kisacik zaman zarfinda yakalamaya calistigimiz hep buydu; paylasmak... oradan oraya kosturup olani, biteni, duygumuzu, dusuncemizi, yedigimizi, ictigimizi, kirdigimizi, doktugumuzu, yaptigimizi, ettigimizi, velhasil elimize geceni paylasmistik surekli... hos teknoloji elimizin altinda idi; elektronik ortamda kurulan iletisimin hizi ve getirdigi diger kolayliklar, tabii ki ankara cocuk korosu marifetiyle sirin gosterilmeye calisilan ptt'nin p'sine havada karada bes basardi... vaktizamaninda basmisti da... lakin esas mesele sureklilik meselesiydi... ne yapmak lazimdi da sureklilik mesele olmaktan ciksaydi???

once bir iki liste hazirlayip, bu listelere periyodik mesajlar gonderelim, herkesi birbiri hakkinda guncelleyelim diye dusunduk. belki zamanla onlar da bu ise katilir diye umit ederek tabii... her liste sakininin guncellenmekten hosnut olmayabilecegi ihtimalini hesaba katinca newsletter cikarma (karsiligi bulten herhalde, baska ne denir bilemedim) fikrini degerlendirdik bu sefer. boylece gonderilenleri sadece isteyenler alacak, hepimizin ici rahat olacakti... kendi kendimize nasil olur, ne dahil edilir, kime gonderilir tarzi sorularla beyin firtinasi estirirken, ben birdenbire weblog, namidiger blog dunyasini kesfediverdim. cevaplari gokte ararken yerde bulmustuk. iyi olacak hastanin doktor ayagina gelmisti ve de inleyenin dinleyeni vardi!