kırmızı bacalı ev...

biliyorum ki biz orada olabilseydik siz de burada olacaktiniz. bu mekan mesafeleri kisaltip sizi misafir edebilmek icin... buyruuun hosgeldiniz :)

Pazartesi, Haziran 27, 2005

uctu uctu...

turkiye yolcusu kalmasinnn!!! bugun saat bes kirk bes'te ucuyoruz. kahraman turk pilotlari bizi yarin turkiye saatiyle on civarinda istanbul'a atacaklar. yerimizde zip zip zipliyoruz, duyurulur...

not: gelis tarih ve detaylarimizi merak eden, israrla soran ve bize bir an once kavusmak isteyen degerli arkadaslarimiz icin bir kimsenin bilgisayarindan iki arada bir derede internete baglandik ve bu notu yaziyoruz. on gundur internet baglantisi olan bir bilgisayarla iliskimiz olmadi. ne okuyabildim, ne yazabildim. bu durumu bir kez daha elimizde olmayan teknik neden olarak nitelendiriyor, gozlerinizden opuyorum...

Pazar, Haziran 12, 2005

4 haziran, cumartesi

gecen subat ayinda bir hafta sonu boyunca suren bir kitap satisi vardi kutuphanede. biz onu cesitli sebeplerle kacirmis, ancak pazar gunu son dakikada yetisebilmistik. gittigimizde artik toplaniyorlardi. kitaplarin fiyatini ve satisin ne kadar kapsamli oldugunu gorunce bayagi hayiflanmistik. kutuphane gorevlisi, bir dahaki ancak haziran’da olur, deyince iyice umidi kestik, cunku o zamanki planimiz mart ayinda turkiye’ye donmekti. donusu erteleyince bu sefer haziran’dakini yakalama firsatimiz dogdu diye sevindik. maalesef o da gele gele bu hafta sonuna (4-5 haziran) denk geldi. kutuphane dokuzda aciliyor, ucusumuz ise on bir bucuk’ta. hava alani evden yaklasik kirk dakika uzaklikta oldugu halde dayanamayip, kosarak ugramaya karar verdik. on dakikada elimize ne geldiyse alip ciktik. aklim orda kaldi, hala da orda. oyle guzel kitaplari oyle ucuza satiyorlardi ki... yirmiye yakin kitabi $15’a aldik. insanlar koca el arabalariyla gelmisler, ha babam dolduruyorlardi. aslinda benim niyetim satistan once kutuphanedekilere gonullu olarak yardim etmek (gonullu araniyor yaziyor boyle durumlarda cunku kapida) ve ertesi gun erkenden gidip begendigim kitaplari toplamakti. olmadi... zaten sonradan dusunduk. artik esyalar da gittigine gore kitaplari nereye sigdirip goturecektik ki? muhtemelen elimizde bulunan kitaplarla agirlik limitimizi doldurmusuzdur bile. yine kostur kostur hava alanina yetistik, bizi ittirerek ucaga soktular ve icinde konserve gibi bir saat beklettiler. madem ucusu erteleyeceksin, niye benim iki ayagimi bir pabuca sokuyorsun ki? bu benim ilk defa basima gelmiyor aslinda, cesitli hava alanlarinda defalarca son dakika kosulari yaptigimdan olabilir belki. yol arkadaslarim bilirler. simdi bunlarin hepsini halûk’la yapiyoruz. ona da yazik oldu. ama n’apalim, hastalikta ve saglikta, dar zamanlarda ve bol zamanlarda degil mi?

chicago aktarmali olarak portland hava alanina vasil olduk. hmm aradaki yolculugu da anlatmam lazim. chicago’dan sonra ucaktan izledigimiz manzara muthisti. ozellikle de oregon’a yaklasinca... yemyesil ve daglik bir yer sekli vardi ayaklarimizin altinda. zirvesinde hala kar olan daglar goz hizamiza kadar geliyordu neredeyse bazi yerlerde. hele bir tanesi vardi ki, gozlerimizi alamadik gecip gidene kadar. basi dumanli bir dagdi turkulerdeki gibi, sipsivri bir zirvesi vardi karla kapli. bembeyaz yuzeyi guneste parildiyordu kristal gibi, harika bir goruntuydu kisacasi. fotograflar cektik bir cok.


hood dagi

sonra inise gecti ucak. birden sol gozume bir agri girdi bicak gibi. sonra gozumun ustune, beynimin sol tarafina yayilmaya basladi. basimda korkunc bir basinc. ya beynim ya da damarlarimdan biri icerde patlayacak diye dusundum. sonra birden tansiyonumun dustugunu hissettim. beynimden asagi bir sicak bir soguk sular dokuldu, gozlerim karardi, kulaklarim ugulduyor. sonunda ne gorebilir, ne de duyabilir oldum. basimi bacaklarimin arasina alip beklemeye basladim. bir yandan soguk soguk terliyorum bir yandan sehadet getirmeye basladim. cunku bitti zannettim artik, zaman doldu gidiyoruz. neyse ucak indikten bir sure sonra ben de yavas yavas kendime geldim. once gorme ve isitme duyularim yerine geldi, sonra beynimin patlamayacagina kanaat getirdim. gozumun ustundeki acayip agri ve dayak yemislik haliyle oyle kalakaldim. o arada halûk’un da odu patladi tabii. sonra normale donduk. anladik ki hayatla aramizdaki ip zannettigimizden daha da ince ve bir o kadar da kalin. oyle tuhaf bi durum iste...

portland’a vasil olduk demistim. hava guzel olur, hirka ceket istemez demislerdi, kandirmislar. ruzgarli ve serindi. sehre nasil gideriz diye bakinirken uniformali, gencten bir cocuk gorduk kose basinda. gelene gidene bir seyler anlatip bilet veriyordu. biz de onunde olusan kuyruga dahil olduk. o da sehir merkezine gitmek uzere makinadan nasil bilet cikartilir gosterdi hic elini paramiza biletimize surmeden. meger sehirde dolasan tramvay kilikli bir alet varmis, adi da var hatta: max. max asagi max yukari diyorsun gerektiginde, tramvay diye hitap etmiyorsun alete. max bizi sirtina aldigi gibi sehirdeki kongre salonuna birakti. baktik her kose basinda hava alanindaki uniformali cocuktan var. herhalde max yeni cikmis, egitim surecindeler diye dusunduk ama sonradan arastirmadim yeni miymis. sizi de bilgilendiremeyecegim, uzgunum. bilen varsa yazar belki. bir de “street car” dedikleri bir sey var, o da ayni ama yorungesi baska, adi da yok hem, oyle garip garip dolasiyor. sehir merkezi sinirlari icinde kaldigin surece ikisi de parasiz. duraklarda dijital gostergeler var, bir dahaki aracin kac dakika sonra gelecegi yaziyor. belediyenin parasi cok demek ki. bir de sehir kucuk tabii. istanbul’da mumkun mu o kadar adami beles tasimak. bursa’da bursaray ilk hizmete girdiginde bir sure bedava tasidilar halki. insanlar minibuslerden, dolmuslardan vazgecsin de ona alissin diye. izdiham oluyormus o zamanlar, oyle demisti bilenler, binenler. off, daha geziyi anlatmaya baslayamadim bile. zekiye gibi gittim, geldim, yedim, ictim, yattim, sabah oldu kalktim seklinde yazma kaabiliyetim yok benim. ozet ozurluyum; soylemistim onceden de ve sozumun sonuna kadar arkasindayim. ama boyle olunca yazilar bitmiyor. bitmeyince buraya koyamiyorum. koymayinca yazmamisim gibi oluyor. halbuki benim de bir suru draft’im var shahika gibi. bu arada ben de okudugum herkese baglanti vereyim istiyorum ne zamandir ama, oyle cok ki... ve her gun hizla cogalmaya devam ediyor bu sayi. okumaktan yazmaya sira gelmiyor neredeyse. tamam, sadede gelelim mumkunse bir sureligine daha...

max’ten inince otelimizi bulmaya calistik resepsiyondaki adamin anlattiklarini uygulayarak. sayesinde -veya insafli olalim, yanlis anlasilmalar sayesinde elimizde iki koca cantayla sehrin bizi hic ilgilendirmeyen dogu yakasini dolastik ve bitirdik. nihayet sehri dogu ve bati yakalari olmak uzere ikiye ayiran columbia nehri’nin yanlis tarafinda oldugumuzu ve iki tarafi birbirine baglayan koprulerden birinden karsiya gecmemiz gerektigini anladik. anladik anlamasina da kollar koptu, dogu yakasinda kaldi. tum bu yorgunlugun ustune otobus duraginda enteresan kilikli bir adam yaklasip, "biliyor musunuz, su anda portland'in en tehlikeli noktasindasiniz, isterseniz size yardimci olabilirim, evimde iki odam var, buyrun oraya gidelim" demez mi? otele vardigimizda ikimizin de yuzunden dusen bin parcaydi. ben iceri girer girmez resepsiyondaki adama atladim, ama hincimi alamadan ozur diledi, ben de kaldim oyle tabi... neyse odaya varip esyalari attik, bes dakika dinlenip gecici olarak calisir vaziyete geldikten sonra karnimizi doyurmak icin bir yer aramaya koyulduk. aa soylemeyi unuttum, max'te ve indikten sonra ellerinde acilir kapanir sandalyeler, piknik sepetleri, battaniyelerle halki akin akin bir noktaya sokun ederken gorduk hep. birilerine sorunca bugun "starlight parade" var dediler. gece resmigecit varmis. otele yaklasinca bir de baktik ki gecen resimler bizim otelin dibinde. adam resmigecit sokagindayiz deseydi hic degilse halk akinini takip ederek kolay bulurduk oteli... kizmamin sebebi biraz da oydu ama dedigim gibi biri ozur dileyince hik diye kaliyorsun. neyse disari cikar cikmaz bir eglence bir cumbus, mutlu mesut bir yigin insanla burun buruna geldik. coluk cocuk genc yasli herkes gelmis. birkac sokak yuruyunce bir de acik bir lokanta bulduk, hemen keyfimiz yerine geldi. diger butun yemekciler kapaliydi, bu adam lubnanli imis. toren var diye bugun gec kapatiyoruz dedi. o tarafli insanlar uyanik iste, o birkac saat icinde digerlerinin muhtemelen birkac gunde yaptigi hasilati yapti. sonradan anladik ki bu sehirde saat on bucuktan sonra disarda yemek yemek pek mumkun degil. asci evine gitti deyip kapidan ceviriyorlar insani o saatten sonra. vakit gec oldu diye corba icelim dedik, bi baktik ki mercimek corbasi var. bizim ezo geline benzer ama yesil mercimekle yapilmis bir corba geldi. afiyet oldu bando sesleri arasinda. yemek biter bitmez gecidin tadini cikardik. cok eglenceliydi. lise bandolari, cesitli sirketlerin maskotlari, yerel kiyafetleriyle etnik gruplar, korsan kiligina girmis sivil dernek temsilcileri.... kilik kiyafet degistirmis bir dunya insan... orda da bol bol fotograf cektik. en son sehir calisanlari, yani polisler, itfaiyeciler, saglik calisanlari arz-i endam etmeye basladi, en sonunda da cop arabalariyla arazozler. bunlar bir tasla iki kus vurdu, bir yandan gecide katilmis, bir yandan da ortaligi temizlemis oldular.


sag alt kosede, arabadaki ufaklik onca gurultunun icinde uyuyakalmis

otele dondugumuzde saat bir olmustu. bizim geldigimiz yerde ise dort. uyku gozlerden akmasin diye hemen kapaklari kapatip cabuk cabuk uyuduk. yarin erken kalkip yol alacaktik...

evim evim nem orani yuksek evim

dun gece geldik biz... gec vakit... zaten gittigimiz yerle buranin arasinda uc saat fark var, burasi uc saat onden gidiyor, bir de biz kendi ucagimizi kacirip baska bir ucakla gelmek zorunda kalinca eve varisimiz bir bucugu buldu. (ozel ucagimiz varmis gibi oldu, ama olsaydi ozel ucagini kaciran kimseler olarak bir yerlerde ismimiz yazilirdi sanirim) yolculuk ayri bir macera aslinda ya, onu da yazarsam iyice uzayacak. efenim, benim icin macerasiz ucak yolculugu meyvesiz agaca benzer. hic sevmem dumduz kitabina gore gidip gelmeyi ve hic de oyle bir yolculuga adimi karistirmam... asla! (kendimi ancak boyle kandirabiliyor ve kotu yolculuk anilari degil de macerali yolculuk anilari biriktiriyorum. Allah'tan kaniyorum da...)

soguk var, yaz gelmiyor, usuyoruz, haziran oldu, peki bahara ne oldu derken olan oldu nihayet! yaz, hem de butun nemi, yapiskanligi, bunalticiligiyla geldi. daha dogrusu gelmis. biz yokken... tabii ki bir hafta icinde hizlandirilmis bahar olmadi. burda ilkbahar yok. kistan yaza kamikaze gibi daliniyor ve nitekim daldik ister istemez. sicak iyi guzel de, nem yuksek olunca beni afakanlar bogmaya basliyor. belli bir yuzdeyi astiktan sonra havadaki suyu dokunma duyumla algiladigima kanaat getiriyorum. takdir edersiniz ki bundan sonraki asama bogulma asamasi. biraz psikolojik, biraz fizyolojik, biraz da etraftakilerin (haberler, benim gibi sikayetci insanlar) gaziyla sosyolojik olarak gluk gluk deme raddesine geliyorum. iste tam bu asamanin baslarinda kendimi en yakin klimali mekana ativeriyorum. simdi halûk'un ofisindeyiz mesela... hem evde hala internet yok, anladigimiz kadariyla modem ayvayi yemis. burasi klimali, internetli, mis gibi ohhh... pazar gunu oldugu icin kimse de yok; cay kahve yapip bilgisayarlarin basinda cirit atiyoruz. esasen o calisiyor, cirit atan benim. maksat amerikan arastirma merkezleri ata sporu gorsun.

sacmalamayi burda kesip seyahatimizin (zekiye de okusun diye) bir kismini asagiya yapistiriyorum. zaten artik gec oldu, yatma vakti gelecek, eve gidecegiz. offff... bilgisayarin yanina kivrilip burada mi uyusam acaba?

Çarşamba, Haziran 08, 2005

gezelim gorelim

cuma aksami internetimiz telef oldu... nedendir, nasil olmustur, ne kadar sure boyle kalacaktir hic bilmiyorum. ama benim sucum yok. yazmaya oturmustum gayet guzel. cumartesi sabahi ise sabah erkenden yola ciktik. simdi oregon eyaletinde, portland'dayiz. daha evvel bahsettigim ve turkiye'ye donus tarihimizi ertelememizin sebebi olan konferanslardan sonuncusu burada. pazar sabahindan beri iki ayri ulke, uc ayri eyalette tam dort sehir gorduk. kafamda hepsi birbirine girmis durumda, simdi oturmus ayirmaya calisiyorum. otelde kablosuz internet yok. 419 numarali odaya internet baglantili bilgisayar koymuslar, otelcek ondan yararlaniyoruz. su koltuga oturdugumdan beri, ki yaklasik yirmi dakika oldu, bir dolu insan gelip, derin bir ic cekerek geldikleri yere donduler. kendimi kotu hissediyorum. dolayisiyla ayrintilari yazamayacagm simdilik. yazi yerine sevgilerimi gonderiyorum, gecer mi acaba?

Perşembe, Haziran 02, 2005

yildizlarin altinda konser

yaklasik iki haftadir bugunu bekliyordum. gecen haftanin basinda televizyon kanallari arasinda oraya buraya ziplarken yerel ilanlari yayimlayan kanaldan geciyordum, ilanlardan biri gozume carpti. 2 haziran persembe gunu, eyaletin baskenti hartford'daki parkta blues konseri olacakti, hem de alti saatlik bir konser! kanalda ilanlar donusumlu verildigi, ben de bunu ancak gecerken yakaladigim icin detaylari anlayamadim. internetten bakinca konserin ucretsiz halk konserlerinden ilki oldugu anlasildi. genelde halk konserleri (bu yorenin isinmasi biraz vakit aldigindan) temmuz ayindan once baslamiyor connecticut'ta. hemen her kayda deger park boyle yaz konserleri duzenliyor haftalik olarak. sezlongunu, piknik sepetini ve dostlarini alip, yildizlarin altinda muzik keyfi yapiyorsun. biz bu sene yapamayiz diye dusunuyorduk ama, serefimize erken baslamislar sanirim.

konser harikaydi, buyuk kismi dogaclama yapilan bu muzigi o ortamda dinlemenin keyfi anlatilir gibi degil. programda dort ayri grup vardi. biz tabii ilkine yetisemedik. yine de parka vardigimizda gunes batmamisti henuz. ikindi vakti gunun en sevdigim vaktidir. gunes yakmadan isitir insani, gozunun icine batmadan rengarenk boyar degdigi her yeri. yerinden hic kipirdamasan bile birkac saat icinde doganin turlu rengi gelir gecer gozlerinin onunden. altinda oturdugun agac bin bir cesit isiga batip cikar. oraya vardigimizda tam da bu vakitti. isik oyle guzeldi ki, onumuze gelen her seyin resmini cektik once. sonra aciktigimizi farkettik birden. onceden hazirladigimiz piknik malzemelerini cikardigimizla mideye indirdigimiz bir oldu. ustune de dondurma... hayat guzel dedik sonra... mutlu ve huzurlu bir aksamdi, sizinkinden huzurlu olmasin...

sanki konseri yalniz bizim icin vermisler gibi anlattim. tabii ki eyaletin iki akillisi biz degildik, etrafta yuzlerce insan vardi. buyuk insanlar, kucuk insanlar, kopekler... kucuklerin oradan oraya yalin ayak, basi kabak kosturmasi, kopeklerin de onlarin pesinden ziplamasi ayrica seyre degerdi. havaya atilan bir frizbiye en az iki cocuk, bir kopek dusuyordu. parkin bulundugumuz cephesi hafif egimli oldugundan cocuklar toplu olarak cimlerin uzerinde yukaridan asagiya yuvarlaniyordu. komikti vesselam.

dikkatimi ceken bir baska nokta da insanlarin kiyafet koduydu. bizim gibi evli barkli, hatta bir kismi coluga cocuga karismis insanlar sapkasini, tisortunu, kotunu, altina da spor ayakkabisini giymis gelmis, gayet rahat, mutlu mesut otururken; cocuklar disinda geri kalan herkes, yani yalin halde bulunan veya yalin halini cift haline donusturme yolunda olan guzel insanlar eziyet cekmekteydiler. piknik cimeni uzerinde hatunlar topuklu terliklerine, erkekler ise kumas pantolonlarina ozen gostermekten hadisenin tadini cikaramadilar kanimca. bu duruma pek uzuldum. tek iken hep boyle miydik, nikahta hakikaten de keramet mi varmis dedim icimden hep... durumun vehameti asil gunes battiktan sonra ortaya cikti. hava serinleyince biz sweatshirt'leri (turkcesi ne ki bunun? ayip bana, hem de cok ayip!), hirkalari gecirdik hemen sirtimiza, buncagizlar biz ayrilirken hala tir tir titriyordu, sonra ne oldular bilmem...

Çarşamba, Haziran 01, 2005

hayalet ev

bazen arzu karaman ve esengul'le konusuyoruz internet uzerinden. biri misir'da biri de corlu'da abone olduklari bilgisayarli kahvelerdeki mutena yerlerini aldiktan sonra telefonuma mesaj atiyorlar, ben de her neredeysem kosarak onlara katiliyorum. bu aralar her seferinde niye yazmiyorsun diye hesap soruyorlar, haklilar... aksamlari da halûk ayni serzeniste bulunuyor. aslinda her gece, yarin uzun uzun yazarim husnuniyetiyle yatiyor, her gune de bugun sunlari sunlari anlatirim planlariyla basliyorum. yirmi dort saat yazi yazma dusuncesiyle yasamiyorsam da, gunun onemli bir kismi bu yuzden kendi kendime eziyet etmekle geciyor. artik bu eziyete bir son vermenin zamani geldi, evet... ya bu isten vazgecmek, ya da hic degilse haftada bir yazmak lazim. herkesi gaza getirdim, kendim ortaliktan kayboldum.

bu isteksizlik tasindiktan sonra hasil oldu biraz da. pek ic acici bir baslangic yapamadik bu evde. o aralar icimden hic yazmak gelmedi. esasinda o aralar icimden hicbir sey yapmak gelmedi. olur ya hani insana bazi bazi... sabah kalkmak istemezsin, gece uyumak istemezsin, disari cikmak istemezsin, evde olmak istemezsin falan filan... (insana dedim genelledim ama belki de bir tek bana oluyordur, kim bilir.) yazmak da istemedim haliyle. arada bir yazilanlara bakip, cikiyordum, o kadar... boyle ara verince, ivme kaybettigimden olsa gerek, ilham perilerini kusturdum. koseler soyle dursun, orumcekler duvardan duvara dekorasyona giristi; kirmizi bacali ev hayalet eve dondu. iyi mi oldu? olmadi... simdi bana kaybolan gunlerimi, gunlugumu bastan yazmak icin verseler..... ne icin verirlerse versinler, gecmis zamani geri getirmeyi kime teklif etmisler de reddetmis? galiba burada esas nokta kime teklif etmisler olacak... gectim...

bakalim hayalet evi temizleyip, badana boya yapip kurtarabilecek miyiz... istanbul'a az kaldi, ben artik istanbul'da misafir agirlamak istiyorum...